Devletin “demokratikleşmesi” konusunda tartışmaların sürdüğü her zeminde, “cinsiyet ayrımcılığının” kaldırılması çağrısı da yer aldı. Ancak mülkiyet ilişkileriyle bağlantılı ve hatta kadının kendisinin de mülk sayılmasının tarihsel ve gelenekselleşmiş kökleri nedeniyle bu eşitsizlik sorununun, kökten çözümü sağlanamadı.

Yöneten ve yönetilen unsurların var olmasının maddi, kültürel ve tarihsel zeminin var olduğu ve bu olguya ilişkin toplumsal mutabakat ve rızanın genel kabul gördüğü bir toplumda; kadın ve erkek eşitsizliği zorunlu gerçekleşti, gerçekleşiyor. Bu durumun aksine harekete geçen sınıfsal, toplumsal mücadelenin zorlamasıyla kurgulanan toplumsal sözleşme ve hukukun varlığı; mülkiyet ilişkilerinin değişimini sağlamadığı için, genel anlamda toplumsal gruplar arasındaki eşitsizliği ve özel olarak da kadın erkek arasındaki eşitsizliğin sürmesini önlemedi. Toplumların yöneten ve yönetilen, sömüren ve sömürülen sınıflara bölünmüş biçimde varoluşu sürdükçe, cinsiyet ayrımcılığı da sürecektir.

Mülkiyet ilişkilerine doğrudan bağlı olarak toplumun, yöneten ve yönetilen biçiminde farklılaşmasını tanıyarak kurgulanan burjuva demokratik devlet sisteminde hukuk; bir kadının “yöneten” statüsü kazanarak, erkeğin yöneteni olmasına olanak ve fırsat tanıdı; ama kadınla erkeğin eşit olma durumunun, toplumsal yaşamın egemen unsuru olmasını dışladı. Bir kültürel kabul durumuna indirgenen kadın erkek eşitsizliğinin gerçekleştiği bir toplumda, “kadın erkek eşitliği” toplumsal bir sözleşmeyle bağıtlanır ve hukuk sisteminde yer alır olsa da; kısa veya uzun süreç içerisinde pratik anlamda gerçekleşmedi. En demokratik kapitalist ülkelerde dahi, “eşitlik” hukuken kabul edilse de ve salt bireysel anlamda, nadir olarak, “eşitlik” gerçekleşebilir olsa da, toplumsal anlamda kadın erkek eşitsizliği, ağrılı ve kronik biçimde sürdü. Bu nedenle pratik karşılığı olmayan hukuk ve toplumsal sözleşme; yönetenlerin iktidarının üzerini örtme aracı olarak; kadın erkek eşitsizliğinin, toplumsal ikiyüzlülüğün konusu olmasını sağladı.

Toplumsal hayatın her evresinde ve anında üzerine gidilmesi gereken “ eşitsizlik” sorununun, yılda birkaç kez ve bazen sık aralıklarla gündeme gelmesi ve genel geçer sözlerle geçiştirilmesi de bu durumun kanıtı sayılmalıdır. Kadın erkek eşitsizliğinin zımnen kabulü üzerinden soruna yaklaşan siyasilerin, kadınlara “haklarını bahşetmeleri” de, egemen erk tavrının göstergesidir. İktidar sahiplerinin kadınlara “ihsan” ettikleri haklarını; “verdikleri gibi geri almaları” burjuva egemenliği altında olağan sayılmaktadır. Kendilerine “ihsan edilen” hakların geri alınması karşısında kadınların; “hak verilirken” olduğu gibi kullanılması engellenirken de “tepkisiz” duruşu trajik bir olgudur.

Kadınların toplumsal haklarını kullanmak için fiilen mücadele etmeleri, hak kullanma bilincini yükseltir. Hakkın kullanılması hiçbir otoritenin ya da kültürel faktörün iznine bağlı olamaz. Hak, ötekinin ihsanı olmayan, hiçbir koşula bağlanmaksızın kullanılan doğal bir edinimdir. Ya yoksa hakkın kullanılması, erk sahibinin ihsanı ve toplumsal kurumların iznini gerektiren olgu olarak kabul edilirse; kullanımı, ihsan eden erkin “özel” durumuna ve toplumsal dayatmaların inisiyatifine bağlanır ve “hak” olmaktan çıkar; içi boş bir argümana dönüşür. Geleneksel, toplumsal disiplinlerin sınırını çizdiği çerçeveyi taşmadan, iktidarın hoşgörüsüne ve vicdanına seslenen özgürlük ve eşitlik istemi, “hak” kullanım meşruiyetine vurulan bir darbedir.

İnsanlık tarihi boyunca, kadın erkek arasındaki çatışma halinin egemeni olan erkek, kendi hukukunu oluşturdu ve egemenlik meşruiyetini bu hukuka dayandırdı. Bu toplumsal durumun reddi olan her eylem de, erkek egemenliğinin aygıtları tarafından gayrı meşru olarak nitelendirildi.

Daha da derinleştirirsek; kadın erkek eşitsizliğinden söz edilen her yerde; eşitsizliğin “eşitlik gibi” gösterilmesi ve bu durumun değişmez ve hatta “kutsal emir” olduğu geleneksel düstur olarak kabul edildi. Kadın ve erkek ilişkilerini düzenleyen mülkiyet hukuku, toplumsal eşitsizliği kaldırmağa yönelik her toplumsal sözleşmeyi kağıt üzerinde kalmaya mahkum etti. Mülkiyet ilişkilerinin pratik ifadesi olan demokrasi; üretim ilişkilerinin tezahürü olan her eşitsizliği, ideal ilişkinin tasarısı olan hukuk metinleri nezdinde “eşitledi”. Tam bir büyücülük örneği olan bu simülasyon vasıtasıyla, eşitsizliğin sonucu olan çelişkiyi belirli sınırlar içerisinde tutan ve erkeğin konumunu meşrulaştıran durumu, olduğundan başka “tanımayı” sağlayacak fikir tümlüğü oluştu. Bu ideolojik kurgu, gerçek durumun anlatımı sayıldı, genel kabul gördü ve toplumun erk kültürünü besledi.

Cinsiyeti farklı olan bireylere, erkek egemen sistemin sunduğu toplumsal olanakların da eşitsiz olduğu göz ardı edilemez. Bu bağlamda; toplumsal güç ediniminde eşit olmayanlar arasında, eşitlik sağlanabileceğine ilişkin iddiayla oluşturulan hukuk sisteminin “ayrımcılığa” meşruiyet sağladığı gerçeğinin üzerini hiçbir “özgürlük ve demokrasi” söylemi örtemez.

BABÜR PINAR