Son dönemde izlediği yol ve gerçekleştirdiği pratikle CHP; politikada  devletçi vasfının, baskın unsur olduğu durumunu sergiledi.

CHP bir burjuva partidir.  Bu vasfı CHP’nin varoluşunun yapı taşıdır. CHP içerisinde kendini “radikal” olarak tanımlasa da hiçbir grup CHP’nin bu sınıfsal vasfını değiştiremez. Öte yandan, burjuva devleti koruma politikası CHP’nin fıtratının önemli ögesidir. Kuşkusuz  CHP’nin Türkiye Cumhuriyeti devletinin  kuruluş sürecinde etkin rol alması nedeniyle devletçi parti olması da kaçınılmazdı. CHP, devletin inşa dönemi bittikten sonra burjuva parti olarak toplumculuğu ilke olarak benimsemesi gerekli ve mümkündü. Ancak CHP yönetimi bu durumun önemini kavramadı ve devletçiliği ağır basan parti olmayı ısrarla sürdürdü. Politik rotasını “devletçilik merkezli” belirleme; “halkçılığı” arka plana atma durumu; CHP’nin kan kaybının ve iktidardan düşmesinin önemli nedenlerinde biri idi.

CHP 1950’lili yıllardan itibaren devlet dışına atıldıktan sonra Hükümet olmak arzusuyla toplumsal kesimlerin istençlerini dikkate alarak hareket etmeğe başlamıştı.

Bu nedenle CHP içerisinde Sosyal demokrat kesimlerin; CHP’nin devlet partisi olma konumundan toplumsal sorunları ön plana alan parti konumuna doğru kayabileceğine ilişkin umudu artmıştı.

TC. devletinin inşasında önemli rolü olan bir burjuva parti olarak CHP’nin “devletçi” vasfı, emekçilerin ve ezilen halkların toplumsal haklarının savunucusu parti olması önünde aşılamaz bir barikat oluşturuyordu. Kuşkusuz CHP’nin emekçilerin ve ezilen halkların haklarını savunusunu üstlenen bir parti olmasının olanaksızlığı “burjuva toplumcu bir parti olması önünde bir engel değildi. CHP, burjuvazinin çıkarlarını gözetirken halkın sorunlarını da dikkate alma merkezli hareket edebilirdi. Nitekim; devlet desteğiyle kitle tabanı kazanma politikası iflas eden CHP; halk oyunu yanına almak için toplumcu misyonunu parti kartvizitine kondurdu ve zaman zaman parti kapısına yazdığı etikete uygun bazı adımlar da attı. Kuşkusuz “toplumcu” reaksiyon gösterdiği dönemlerin, halkın mücadele ivmesinin yükseldiği sürece rastlaması tesadüf değildi.

Ancak genel politik çizgisine zaman zaman renk verse de CHP’nin “devlet kuran parti” fıtratına ters düşen “burjuva toplumculuk”, partinin yapısını biçimlendirecek noktaya ulaşamadı.

 YENİ CHP ESKİ  CHP’NİN KÖTÜ BİR KOPYASI

 “Toplum yararı, devlet için feda edilebilir” iddiası üzerinden inşa edilen  yapısından ve bu yapısal durumun üzerine oturan “devletin sahibi partiyiz” ruh halinden kurtulamaması; CHP’nin toplumcu parti olma yürüyüşünde tökezlemesini sağladı. Bu süreçte “halkçılığı” (toplumculuğu) kartvizitinden silme noktasına gelecek ölçüde etkileyen tökezlemenin oluşmasında parti içindeki devletçi kadronun önemli rolü oldu. Zaman zaman devletçi grup etkinliğini yitirse de yeni devşirilen kadro devletçi kliği güçlendirdi. Devletçi/milliyetçi kliğin güçlenmesi CHP nin politik çizgisine net biçimde yansıdı.

Oysa bugün kapitalist ülkelerde devletçi karakteri ağır basan değil, toplumcu burjuva partiler iktidarda ya da iktidardaki partiyi köşeye sıkıştıracak güçtedir. Bu gerçekliğe karşın  CHP hala devletçilik aşkıyla yanıp tutuşuyor. Devletçiliği esas alan çizgide yürüyüş, CHP’nin toplumdan kopmasının temel nedenidir.  Bu politik çizgide ısrar; CHP’nin  AKP iktidarının dümen suyundan çıkmaması, dolayısıyla iktidar olma olanağını yitirmesi ve müzmin muhalefet olarak varlığını sürdürmesi demektir.

Yeni CHP , eski CHP’dir ve bu vasfıyla bir adım ileri bir adım geri yürümesi de kaçınılmazdır.

Devlet terbiyesi almış ve devlet ideolojisiyle donanmış Kemal Kılıçdaroğlu’ nun ve yakın çevresinin Partiye katılımı; beklenenin aksine, kan kaybına uğrayan “devletçi” gruba can suyu oldu.

Kılıçdaroğlu’nun Başkan olma sürecinde; CHP’nin bir süreliğine sarsıntı geçiren devletin partisi olma konumu yeniden rayına oturtuldu. Bu dönemde, CHP’nin toplumculuk ekseninde politika üretecek parti olabileceğine ilişkin öngörüleri boşa çıkaracak önemde adımlar atıldı. CHP’nin devletçi raya oturmasında, yeni dönemde partiye katılan kadronun önemli rolü oldu.

“Devletçilik” vasfı  ağır basan kadronun devşirilmesinde Kılıçdaroğlu’nun Başkanlık makamında olmasının rolü esastı.

“Yeni CHP” tanımının meali; ara döneme son vermekti. Yeni CHP’nin, eski çınarın yeniden filiz vermesi olarak açıklanması da önemliydi. Eski çınar salt devletçi CHP idi ve Yeni CHP,  salt devletçi CHP’nin kötü kopyası oldu. Toplumculuğu ikincil sayan devletçi hayalet yeni CHP konağına yerleşti.

Bu “yeni” dönemde, CHP lideri Kılıçdaroğlu’nun etrafının eski bürokratlardan oluşan  kadronun sarması ile birlikte CHP siyasasının toplumsal renk alma süreci durdu. Yeni dönemde CHP’nin fıtratında var olan ve bir süre geri plana itilen devletçi karakteri “tam” egemenliğini ilan etti. Devlet disiplini ile ruh kazanarak yetişmiş bürokratlar, bir parti yöneticisi gibi değil tam bir devlet memuru olarak pratiklerini sürdürdüler. CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu, iliklerine işlemiş ve aklını esir almış bürokrat tavrını terketmedi. Devletçi ve milliyetçi karakterini arka plana itemedi.

Kılıçdaroğlu’nun mülayim görünümü, sert devletçi suretini maskelese de ortaya koyduğu pratik bu yüzünün açığa çıkmasını sağladı. Toplumsal bir renge bürünememe hali Kılıçdaroğlu’nun söylev diline yansıdı. Kılıçdaroğlu konuşmalarında hiç “biz” demiyor. CHP yaptı, biz başardık demiyor; hep “ben” yaptım/ ettim diyor. Kullandığı bu üslup, anti toplumcu karakterin belirgin alametidir.

Toplumculuğu tali plana atan, halkın çıkarı devlet yararına feda edilebilir iddiasına sahip “devletçi” kaygı; AKP iktidarına karşı politikalarda su yüzüne çıktı.

Devletçilik ekseninde filizlenen savaş politikasına bağlı atılan her adım; CHP’nin toplumla ilişkisini yıprattı. Örneğin CHP’nin Adalet mitingleriyle edindiği itibar, Savaş tezkeresine “evet” denilerek harcandı. “Devletin sahibi benim” diye racon kesip; savaş politikası sürdürme kulvarında öne geçmeğe ısrarla çaba sarf ederse, CHP; R. Erdoğan’ın iz sürücüsü olacak ve  AKP’nin değirmeninin su taşıyıcısı olarak yıpranmakla  kalmayacak; AKP iktidarı yıkılırken (ki bu son kaçınılmazdır) büyük siyasi, iktisadi enkazın altında kalmaktan da kurtulamayacaktır.

İzlenen politika nedeniyle yıkıntı altında kalma tehlikesinin kaçınılmazlığının oluşturduğu tehdit karşısında CHP yönetiminin önlem alması da olası görünmüyor.

Bürokrasi terbiyesiyle eğitilmiş Kılıçdaroğlu’nun, devletçiliği politikanın ağırlık merkezine koyma durumuna itiraz edeceğini sanmak politik gaflettir. Kılıçdaroğlu’ndan gerçek anlamda toplumcu tavır gösterme beklentisinin de  hüsrana uğraması kaçınılmazdır.

Ancak, devletçi ve milliyetçi parti demokrat olamaz iddiası politik yanılsamadır. Şu gerçekliği gözden uzak tutmak hata olur. Bir burjuva partinin “demokrat” olması doğrudan devletle ilintili bir durumdur. Devletin demokratik biçim aldığı ülkelerde burjuva demokrat partilerin varlığı olağandır. Olağan bir durumda, burjuva demokratik olmayan devletin var olduğu ülkelerde, Hükümet muhalifi burjuva partilerin “demokratik“ çizgide yol alabileceğidir.

Kapitalist sistem içinde; bazı muhalif burjuva partiler, halkın çıkarı için değil öncelikle kendi varlığının sürmesi için zorunlu saydığından demokrasi mücadelesi verir. Burjuva partinin demokrasi mücadelesi “devlet karşıtı” değil, devletin biçiminin değişim arzusunun ifadesidir. Burjuva devletçiliğin, demokrasiyle çelişmemesinin oturduğu zemin bu durumdur.

CHP’nin zaman zaman demokrasi mücadelesi vermesi şaşırtıcı olamaz. Bütün burjuva partilerini “faşist” olarak tanımlayan “siyasilerin”; devletçi ve milliyetçi partilerin,  demokrasi mücadelesinde yer alabileceği durumunu kavramaması da olağandır. Ancak somut durum bu gerçekliğe ilişkin epeyce veri sunmaktadır.

DEVLETÇİ KADRONUN BİREYSEL SERÜVENİ

Bürokrat kökenli CHP yöneticilerinin öne çıkmasının ve devletçi çizginin belirleyici unsur olarak yön/yol belirleyici olmasının mimarı Kılıçdaroğlu ve ekibidir. Bu ekibin devletçilik dışı tavır gerçekleştirmesi olası değildir. Kılıçdaroğlu ile ekibi arasındaki ilişki; “Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş” deyiminin tam ifadesidir.

Kılıçdaroğlu’nun danışmanlarının kimliğide irdelenmeğe değer özellikler taşıyor. Sağ tandaslı reklam ve propagandacıların, CHP’nin rengini belirleyen propaganda işlerini yürütüyor oluşu trajiktir.  CHP’nin propaganda faaliyetinin tam devletçi ve milliyetçi renkle sürdürülmesi, mevcut idari kadro sayesindedir. Bu durum, CHP yönetiminin bilgisi ve arzusu hilafı değildir. Olamaz da.

Bu süreçte devletçiliğin baskın karakterde öne çıkmasına katkı koyan unsurların karakterinin daha iyi kavranması için yeni devşirme kadronun durumunu irdelemek gereklidir.

CHP dışişleri Başkan Yardımcısı Öztürk Yılmaz; CHP’nin dış politikada AKP politikalarının tam anlamıyla takipçisi olmasında önemli katkısı olan kişilerden birisidir.

CHP içerisinde konumlanan unsurların vasfını anlamak için Yılmaz’ın mesleki/politik serüvenini irdelemek gereklidir.

Bu serüven, bir “bireyin” serüveni değil. Bir döneme damgasını vuran “kadronun” serüvenidir.

ÖZTÜRK YILMAZ’IN VASFININ BİÇİMLENİŞİ

Öztürk Yılmaz; ODTÜ Uluslararası İlişkiler Bölümünde okuyarak mezun oldu. Avrupa Birliği’nin kalkınma ve entegrasyonu konusunda (VUB-Brüksel) master yaptı.

Dışişleri’nde ortadoğu uzmanı diplomatlardan biri olarak tanınan yılmaz; Ankara’ya atanmadan önce Türkiye’nin avrupa birliği temsilciğinde görev yaptı.

Öztürk Yılmaz, 1996 yılında Dışişleri Bakanlığı’nda göreve başladı. Sırasıyla Balkanlar, AGİT, Ortadoğu, Orta Asya ve Kafkasya Daireleri’nde Daire Başkanı olarak görev yaptı.

Kırgızistan Büyükelçiliği, Brezilya Büyükelçiliği ve Avrupa Birliği Daimi Temsilciliği’nde Müsteşar olarak görevini sürdürdü.

Öztürk Yılmaz ; AKP iktidarının Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış’ın danışmanlığını üstlendi.

AKP hükümeti döneminde Yılmaz; kritik bir görev üstlendi; AKP Hükümeti Başbakanlık Dışişleri Başdanışmanlığı’nda Daire Başkanı oldu.

Öztürk Yılmaz, bir bürokrat olmasının yanı sıra Recep Tayyip Erdoğan Hükümeti döneminde Dış İşleri Bakanlığında danışman kadrosunda görev yaptı.

Yetmedi;

Musul’a atanmadan önce Yılmaz; Ankara’da Dışişleri Bakanlığı’nda kariyer diplomat olarak görev yaptığı süreçte; Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da dış politika danışman kadrosunda yer aldı.

15 Temmuz 2013 tarihinde Türkiye’nin Musul Başkonsolosu olarak atandı.

IŞİD’in 11 Haziran 2014 tarihinde Musul Başkonsolosluğu’na yaptığı baskın sonrası 49 personel ve aile ferleri ile beraber 101 gün boyunca rehin tutuldu. 20 Eylül 2014 tarihinde 49 personeli ile birlikte serbest bırakıldı.

Bu süreçte AKP Hükümeti ile IŞİD arasında ilişkinin ne olduğunun ve hangi pazarlıkların yapıldığının kara kutusu olduğu dillendirilen Öztürk Yılmaz’ın sürece ilişkin dişe dokunur bir açıklama yapmaması da dikkat çekti.

Yılmaz’ın yıldızı, Musul macerasıyla parladı.

Öztürk Yılmaz, Büyükelçiler Kararnamesi ile 2 Temmuz 2015 tarihinde Türkiye’nin Tacikistan Büyükelçisi olarak atandı. Ancak 3 Eylül 2015 tarihinde 26. dönem TBMM milletvekili seçimlerine katılmak için bu görevinden istifa ederek Ankara’ya döndü. Cumhuriyet Halk Partisi’nden Ardahan 1. sıra milletvekili adayı oldu.

1 Kasım 2015 tarihinde yapılan milletvekili seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi’nden 26. Dönem Ardahan milletvekili seçildi.

Yılmaz, milletvekili olur olmaz sihirli bir değnek dokunmuş gibi onlarca yıldır CHP’ye hizmet eden kadroları üzerine basarak öne fırladı.

24 Ocak 2016 tarihi itibariyle CHP Dış İlişkilerden sorumlu Genel Başkan Yardımcısı oldu.

CHP dış ilişkilerine ilişkin politikanın mimarı olan Yılmaz, toplumsal çıkarları gözeten bir adım atılmamasının organizesini yaptı. Yıllardır bilinen devletçi politik ezberin dışına çıkmadı.

Devletçilik ezberi dışına çıkacak öngörü bilincine ve politik yeteneğe de sahip değildi.

QUO VADİS CHP

CHP’nin dış politikasını belirleyecek kadar etkin olan; AKP’nin “savaş tezkeresine” CHP’nin “evet” deme sürecinde akıl hocalığı yapan ve tv programlarında devletçi milliyetçi tavrıyla tam savaş devleti ağzıyla konuşan Öztürk Yılmaz’ın izlediği politikaya rengini veren faktörün ne olduğu ve AKP takipçiliğini neden yaptığı, onun vasfını biçimlendiren serüven iyi okunduğunda anlaşılabiliyor.

AKP’nin dış politikasının sıkı takipçisi olarak Öztürk Yılmaz’ın, CHP’yi uçuruma sürükleme yükümlülüğünü yerine getirmeği sürdüreceği açıktır.

“Savaşçı devlet” köstebeklerinin yuvası olma koşul ve olanağını var ettiği sürece CHP’nin toplumcu eli, ayağı kırıktır.

Kuşkusuz, CHP’nin burjuva parti olması; toplumcu misyon edinmesine ve burjuva demokratik mücadele cephesinde yer almasına  engel değildir. Peki CHP toplumcu bir parti olma olanağını kullanabilecek mi ?

Bu kafayla Hayır!