İşçi sınıfı sosyalizm ve komünizm tarihsel yürüyüşünde, zaferler ve yenilgiler yaşadı, büyük kahramanlıklarla birlikte ihanetlere tanık oldu. Her seferinde, yaşadığı yenilgileri yeni zaferlerin döl yatağına dönüştürmeyi bildi. Yaşanan bu tarih, sosyalizmin yenilgisinin geçici, zaferinin ise mutlak olduğunun kanıtıdır. Burjuvazi, işçi sınıfını, en ağır terör altında ezse de, bilinç ve örgütlülük bakımından dağıtsa da, yok edemez. Çünkü sermaye emek olmadan var olamaz, varlığını sürdüremez. O, var olmak için ne ölçüde emeğe mahkûmsa, işçi sınıfı da özgürleşmek için o ölçüde zafere yazgılıdır.

Sovyet sosyalizmin çözülüşüyle, işçi sınıfı, tarihinin en sarsıcı dönemine girdi. Bu dönemi diğerlerinden ayıran temel özellik; yenilginin, devrimci bir başkaldırının, iktidar yürüyüşünün ardından değil de, 70 yıllık bir kuruculuk döneminin ardından gelmesi, işçi sınıfının kendi silahlarıyla vurulması, politik ve örgütsel dağılmanın yanında, ideolojik üstünlüğünü de kaybetmesidir.

Ekim devrimi, kendi tarihi içinde karşılaştığı güçlüklere, öznel ve nesnel olumsuzluklara, yaşadığı yanılsama ve yanılgılara rağmen, çağ açıcı özelliği ve esinlendirici gücüyle, bugün bir dünya devrimi olarak kalıyor. Eseriyle, deneyimiyle, işçi sınıfına rehberlik etmeye devam ediyor. İşçi sınıfının iktidarı alarak, sınıfsız bir toplum kurma görevini üstlenebileceğini, sermaye ve sömürü olmadan üretim faaliyetini örgütleyebileceğini, insanın sadece kendisi için değil, hiçbir karşılık beklemeden, başkaları için de çalışabileceğini, halkların eşitliğinin bir ütopya olmadığını kanıtladı. O; dün de, bugün de, insanlık için devindirici bir güç, bir umut kaynağı, kapitalizm içinse büyük bir korku, ölüm habercisi olarak hep var oldu ve var olmaya devam edecek. Bu deneyim tarihe kazınmıştır ve asla yok edilemez.

Yenilginin kendisi kadar sonuçları da ağır oldu. İşçi sınıfı, sınıf mücadelesi tarihi içinde savaşarak elde ettiği bütün mevzilerini, kazanımlarını ve savaş silahlarını kaybetti. Kapitalizmin eğik düzleminde burjuvazi ile kol kola giren “sosyalizm kaçkınlarının” katılımı ile oluşan burjuva koroyla, işçi sınıfı Marksizm’den, Marksizm ise dünyadan kovulmaya çalışıldı.

Bu tablo, kapitalizmin galebe çaldığı 30 yıl boyunca yeni saldırılarla vahimleşerek sürdü. Proleterleşme ve yoksullaşma süreci hızlandı. Emek-sermaye eksenindeki kutuplaşma büyüdü. Tek kelimeyle emeğin kurtuluşunun maddi koşulları daha da olgunlaşırken, sermayenin emek üzerindeki denetimi daha da güçlendi. İşçi sınıfının çalışma ve mücadele koşulları daha da zorlaştı.

Kazandığı zaferi kendi gücünden çok, işçi sınıfının güçsüzlüğüne borçlu olan kapitalizmin, galebe çaldığı günler artık geride kaldı. Kriz, kapitalist dünyada kurulu dengeleri altüst ederek, derinleşerek sürüyor. Kapitalizmin zaferi, kâbusa dönüşüyor. Sovyetlerin çözülüşü üzerinden kurulan tarih kurgusu çökerken, bir kez daha kanıtlanıyor ki, dünyadaki tıkanıklık ve kaosun nedeni, sosyalizmin tarihsel süreçteki reel varlığı değil, ömrünü tarihsel olarak doldurmuş kapitalizmin, zoraki  fiili varlığıdır.

Krizin derinleştirici etkisiyle bugün, dünya bir emperyalist paylaşım savaşının ve yeni bir devrimci dalganın eşiğindedir. Bu nesnel bir durumdur.  Bu durumdan, kendiliğinden bir çıkış yolu yoktur.

Bu tarihsel kesitte sorun şöyle duruyor; kapitalizm ya dünya işçi sınıfının, ezilenlerin, bilinçsizliği, örgütsüzlüğü ve eylemsizliğinden aldığı güçle, milyonlarca işçi ve emekçinin kanı üzerinden  bu badireyi atlatarak varlığını yeni güç dengeleri altında sürdürecek ya da  işçi sınıfı, emekçiler, ileriye doğru bir atılımla, kapitalizmi “layık olduğu yere, asar-i antika müzesine, çarık ve tunç baltanın yanına fırlatıp atacaktır”.

Bugün sosyalist yürüyüşün temel sorunu, aşırı olgunlaşan nesnel koşullar ile buna ayak uyduramayan öznel koşullar  arasındaki uyumsuzluk ve bu uyumsuzluğun nasıl aşılacağı sorunudur. Komünizmin giderek olgunlaşan maddi koşulları ve 70 yıllık sosyalist kuruculuk deneyimi, kapitalizmden komünizme geçiş döneminin, 1917 ile kıyaslandığında, daha kısa, daha az sarsıntılı ve sancılı bir süreç olacağına işaret ediyor. Ama öte yandan; işçi sınıfı içindeki bölünmeler ve burjuvazinin, sınıf mücadelesinden gerekli dersleri çıkarması, devleti  “önleyici bir karşı devrim” aygıtı olarak, merkezileştirerek yetkinleştirmesi, işçi sınıfının iktidarı alma mücadelesini önemli ölçüde zorlaştırıyor.

Bilinç ve örgütlülüğün rolünün kat be kat arttığı, sosyalizm için mücadelenin en özlü tanımıyla, bilinçli ve örgütlü eylem demek olduğu günlerdeyiz. Kapitalizm kendi tarihinin sınırlarına yaklaştıkça; varlığını, korkuyu, toplumsal yaşamın her alanına yayıp, büyüterek, insanın düşünme ve tepki verme yeteneklerini körelterek, dünyayı bir hapishaneye çevirerek sürdürebilir. Kapitalizmin bütün örgütleri, kurumları bu işlevle donanıyor, medya bu donanımı toplumun bilincine kazıyor. İşçi sınıfı bu cendereden ancak, bilinçli ve örgütlü eylemle çıkabilir.

İşçi sınıfı bu yeni döneme,  güçleri dağıtılmış, umutları kırılmış olarak giriyor. Ancak bu toplumsal ve sınıfsal durum, bugün, bir değişimin öngünündedir. Değişim, derinleşen krizin çok yönlü etkisi altında sürüyor. Ancak kuşatma altındaki sınıf  hareketi, bu kuşatmadan olağan yöntemlerle kurtulamaz. Köklü bir değişim ancak mevcut siyasi koşulları alt-üst edecek köklü bir müdahaleyle gelebilir. Bu köklü müdahale her şeyden önce, işçi sınıfının en duyarlı, en devrimci kesimlerini kendi öncüsü olarak örgütleyen, kendisini geniş bir işçi ve emekçi kitlesiyle çevreleyen, toplumun ezilen katmanlarını, özellikle gençliği sınıf hareketi çevresinde birleştiren, sınıfın merkezi eylemini yürütme yeteneğinde, devrimci sınıf partisinin yaratılmasıyla gelebilir.

Bugün işçi sınıfı dünyanın hemen her köşesinde aynı sorunla; devrimci bir sınıf partisinin yaratılması sorunuyla karşı karşıyadır. Birçok cephede birden hazırlıkların yürütülmesi, mücadelenin örülmesi ile yerine getirilebilecek bu görev, dünyanın yeni bir devrim dalgası eşiğinde durduğu bugün daha da yakıcıdır. Bu aynı zamanda her ülke işçi sınıfının, proletarya enternasyonalizmi adına üstleneceği en devrimci görevdir de.

İşçi sınıfı, bu zor ve zorunlu görevi yerine getirecek mücadele süzgecinden süzülerek gelen, sağlam Marksist-Leninist teorik temellere, mücadele deneyimine, bilgi ve birikime sahiptir. Bu birikimi devrimci bir örgüt haline örgütlemek için atılacak ilk adım; ideolojik çalışmanın derinleştirilmesi, Marksizm’in ona bulaşmış ve hatta bir dönem için egemen olmuş, ayrık otlarından temizlenmesi, bu ideolojik çabanın, politik ve örgütsel alana taşınarak, yeniden üretilmesidir. Mevcut sınıf dışı konumlar terk edilmeden, burjuvazinin iç çatışma zemininde güç arama girişimlerinden vazgeçmeden, mücadeleyi hem teorik ve hem de pratikte emek-sermaye çelişkisi eksenine oturtmadan, reformizm ve her türlü sapmayla,  tam ve kesin bir kopuş sağlanmadan, işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesi güven altına alınamaz ve bu kopuş politik bir hat haline getirilerek hayata taşınmadan ve bizzat eylem içinde yeniden üretilmeden, işçi sınıfı ile devrimci hareketin tek bir kanalda birleşmesi de sağlanamaz

Ama asıl zorluk burada değildir. Asıl zorluk, doğmakta olana, eski politik kalıpların, yaşanan olumsuzlukların yarattığı ön yargılı yaklaşımda ifadesini bulan, devrimci kadrolarda ve işçi sınıfının öncü kesimlerindeki güvensizliğin aşılmasındadır.

İşçi sınıfının öncü kesimleriyle, devrimci örgütlenmeler arasında bir duvar gibi yükselen bu güvensizlik, işçi sınıfı içinde, sözün eylemle birliğini kuran, sabırlı, inatçı bir siyasal çalışmayla, yeni devrimci bir kültürün egemen kılınmasıyla aşılabilir.

Sadece eski biçimlerin değil, eski kadro niteliğinin de yetmediği bir andayız. Eskiden farklı olarak, düşünce tembelliğinden sıyrılarak, var olan sorunlar ve onların çözüm yolları üzerinde kafa yormak, sınıfa ulaşmanın yeni yol ve yöntemlerini bulmak, sınıfa öğretirken, en çok da ondan öğrenmeye çalışarak; kısacası devrimin kaderiyle bağlanmak, bugün devrimciliğin öne çıkan yeni kriterleridir.

Görevlerin zorlukları ve çapıyla karşılaştırıldığında, güçlerin ve birikimin yetersiz olduğunu söylemeye bile gerek yok. Ama sınıf savaşı, hiçbir durumda, güçlerin olgunlaşmasını beklemiyor. O kendi yolundan yürüyor. “İşe başlamak için mükemmel koşulları bekleyen devrimciler, en kötü devrimcilerdir.” Çünkü gerçek yasam, insanın kafasında kurguladığı mükemmel koşulları, hiçbir zaman vaat etmiyor. Sorun, bu olumsuzluklara ve yetersizliklere rağmen, yeterliliğe ancak savaşım içinde ulaşılabileceğini bilerek, işe koyulmaktır. Yaşamda ve sınıf mücadelesinde öyle anlar vardır ki; başlamak yarı yarıya kazanmak, beklemek ise, o momentte kaybetmektir.

Bugün, dünya kapitalist krizin ortasında, tam da bu andayız. Sınıf mücadelesinin üstünü örten koyu gericiliğin beslediği depolitizasyon, kriz ortamında her gün biraz daha dağılıyor. Örtünün altındaki kızıl ton, her gün biraz daha kendini hissettiriyor. Derinleşen krizle birlikte sınıf mücadelesinin üzerinde yükseleceği yığınak birikiyor, zemin olgunlaşıyor. Dağınık güçler ağır aksak da olsa toparlanıyor ve yeniden konumlanıyor.

“Bir yandan kitlelerin durumu çekilmez hale geldiyse, (….) anlaşmazlıklar, azınlıkta olan güçlü ülkeler arasında başlıyor ve büyüyorsa, dünya ihtilalinin iki şartının olgunlaşmasıyla karşı karşıyayız.” Şimdi tam da bugünlerdeyiz. Dünyayı yeniden sarsmak, 1917 de başlananı tamamlamak için, tarih yüzünü bir kez daha işçi sınıfına dönüyor.

Şimdi, uzun süren geri çekilme döneminin ardından tüm yerkürede, işçi sınıfı hareketi yeniden ileri atılmaya hazırlanıyor. Yeni bir devrimci dönem uzak değil, “komünizm hayaleti” tüm dünyayı kat ediyor. Uzun bir süredir yok sayılan, ölü ilan edilen sosyalizm ve Marksizm dünyanın fethine çıkıyor.

Sınıf mücadelesi, eskisinden farklı koşullar altında, yeni bir döneme giriyor. Keskin bir hesaplaşmaya doğru yol alıyor. İşçi sınıfı bu hesaplaşmaya hazır mıdır, ya da bu hesaplaşmayı karşılayacak güç var mıdır? Soruyu bu şekilde sormak, işe tersinden yaklaşmaktır. Evet; bugün bu güce sahip değiliz ancak; bu güç vardır, sınıf mücadelesi tarihi, bu gücün varlığının tanığıdır…….  Doğru soru; bugün henüz açığa çıkmamış olan bu gizil gücün, toparlanması, örgütlü ve bilinçli bir güç haline getirilmesi için ne yapılması gerektiğidir. Sorunun böyle konulması; “nereden başlamalı?” sorusunun cevabı, güçsüzlüğü aşmanın da anahtarıdır. Bunun için gerekli bilinç, birikim ve deneyim vardır. Geride kalan ise, işe girişmek, sözü, örgüt ve eyleme dönüştürmektir.

Biz komünistler , Lenin’in gösterdiği yoldan yürüyeceğiz. Devrimci teoriyle devrimci örgüt arasında bozulan ilişkiyi yeniden kurarak devrimi zafere taşıyacağız.

Yusuf Erdem

Yazar Hakkında

İlgili Yazılar