Tam yarım asır boyunca, devrimci mücadelenin içinde olan benim gibi biri için en üzücü olan durum; büyük ölçüde işçi sınıfımızdan, kent ve kır yoksullarından uzağa düşmüş oluşumuzdur. Bu durumun örgütsüzlük, örgütlü olanlarımızın da param parça oluşu, sosyalist sistemin değiştirmeyi başaramadığı dünyanın yıkıntıları altında kalması, birçoğumuzdaki kafa karışıklığı gibi nedenleri var elbette. Zor zamanlarda ( 12 Eylül sonrasının siyasi gericilik döneminde) örgütlülüğümüzü ve mücadelemizi sürdürebilme kıvraklığını gösteremediğimiz için gecekondu bölgelerini, kent ve kır yoksullarını din ve uyuşturucu baronlarına, maddi sefalet ve sadaka kültürünün yol açtığı manevi sefalete, yani yoksulluğa ve çürümeye terk ettik. İşçi sınıfımızı örgütsüzlüğe, ekmeğini ve yaşamını patron sendikalarının ve hırsız müteahhitlere, maden ve HES patronlarının insafına terk ettik. İnşaat çukurları ve maden kuyuları toplu işçi mezarları haline geldi.

Şu an içinde yaşadığımız ve iç içe geçen bu siyasi, ekonomik ve toplumsal kriz; bir yandan tekçi bir dikta rejimi tehlikesini ve felaketini yaklaştırırken; öte yandan da bu gidişi tersine çevirerek sınıfımızla, tüm emekçi ve ezilenlerle tekrar buluşabilmemiz fırsat ve olanaklarını artırıyor.

Emekçi halkımızla buluşmadan, yığınlarda biriken, huzursuzluk ve gelecek korkusunu, öfkeyi umuda dönüştürmeden hiçbir şey yapamayız. Ne var ki burjuva partilerinin ( ve onların milliyetçi, kutsal devletçi ve dinci ideolojilerinin) etkisindeki yurttaşlarımıza yaklaşırken çok özenli ve dikkatli olmalıyız.

*********

Bu kısa yazıda bir iki noktaya dikkat çekmek isterim:

• Birincisi; bir insanın inançlarına  küçük burjuva radikalleri gibi doğrudan ve cepheden saldırırsanız; o kişinin inancını daha da güçlendirmekten ve size karşı tepkisini çekmekten başka bir sonuç elde edemezsiniz; onu etkileme olanağını da en baştan heba etmiş olursunuz (ki biz 68’lilerin bu konuda günahları oldukça büyüktür.)

O halde bu ortamda insanlarımıza nasıl yaklaşmalıyız?

Süleyman İlbay’ın gönderisinde okuduğumuz alıntı; ne yapmamız gerektiğine ilişkin çok güzel bir örnektir:

Latin Amerika’da direnişçi bir papaza işkence yapan polisler;
– “Ateist komünistlerle ne işin var?” demişler.

Papaz: 
– “İnsanlar, ateistler ve müminler diye ikiye ayrılmaz, 
insanlar ezenler ve ezilenler diye ikiye ayrılır,” demiş.

İşkenceciler :
– “Ama onlar dinin afyon olduğunu söylüyor” diye karşılık vermiş.

Papaz net bir şekilde itiraz etmiş:
– “Dini afyon olarak asıl kullananlar: bu dünyanın bütün zenginliklerini kendilerine mal edip yoksullara ise öbür dünyanın nimetlerini bırakan zenginlerdir.”demiştir.

(Bu konuda Anti-kapitalist Müslümanların belgeleri, ilahiyatçı İhsan Eliaçık’ın kitapları; dinin mahiyetini ve burjuva radikallerinden farklı olarak bir devrimcinin bu konudaki tutumunun ne olması gerektiğini ortaya koyan MARKS, ENGELS ve LENİN seçmelerini incelemeyi tavsiye etmek isterim.)

• İkincisi; insanlarımıza her şeyi bilen, emekçilere yukardan bakan, yapılması gerekeni vazeden bir öğretmen edasıyla değil; içlerinden biri ve eşiti olarak, yalnız öğreten değil, özellikle emekçi insanlarımızdan öğrenmek isteyen, içtenlikle tartışan, fikir soran biri olarak gitmeliyiz.

Bu konuda da Mustafa Çoban kardeşimizin deneyimini dile getiren bir gönderisini tekrar paylaşmak istiyorum (ki olumlu deneyleri paylaşmak, yaygınlaştırmak önemli bir görevdir.):

“Bu gün (…) balıkçı arkadaşlarla birlikteydik. Sabahları ağlarını kaldırdıktan sonra, a ğ temizlerken sohbet güzel oluyor. Bu sabah da hakeza öyle oldu. Biraz balık, deniz, kısmet derken, konuyu referandumda ne yapacağım konusunda kafamın çok karışık olduğunu ve bu konuda bana önerilerinin neler olduğunu sorarak güncel sorunu konuşmaya başladık. Her konuda görüşlerimi dikkate alan balıkçı arkadaşlar, bu önemli
konuda topu onlara atışımdan dolayı pek bi gururlandılar. Yarın sabah bu konuyu enine boyuna tartışıp ne yapabileceğimiz konusunda bir karara varmak üzere anlaştık.

Yarın bu vakitler, olanı biteni sizinle paylaşacağım.

Size bir önerim var: Hedef kitlenin karşısına her şeyi çok iyi bildiğinizi, referanduma ilişkin en doğru kararı siz verebilirmiş gibi değil, onların da görüşlerinin önemli olduğunu ve tartışarak doğru karara ulaşabileceğinizi siz bizzat söyleyin ve sonuca görün.” (muço)

• Üçüncüsü tehlikenin –hatta felaketin- çok yakın, zamanın dar olduğunu bilmeli; ne var ki bununla eş zamanlı olarak huzursuzluğun, öfkenin de büyük olduğunu; bu kriz ortamının bize çok zengin mücadele fırsatları ve olanaklar sağladığını görmeliyiz. Eğer hızla bir toplumsal hareket, bir sokak hareketi yaratamazsak yukarıda önerilen çalışmalar da sorunu çözmez. Bütün ezilenler ve muhalif kesimleri kapsayan, kucaklayan, hayatın her alanını kuşatan bir toplumsal bir hareket, korku bulutlarını dağıtıp öfkeyi umuda, umudu zafere dönüştürebilir. Ayrıca bu fırsat ve olanaklar devrimciler ile sınıfımızı ve tüm emekçi ve ezilenleri buluşturabilir. Ev ev, insan insana, işyeri işyeri yapılacak çalışmalar ancak böyle bir toplumsal hareket ortamında güç ve etki kazanabilir. Özetle kitle içindeki tüm aydınlatma ve aydınlanma faaliyetlerimiz, bu karanlık gidişi tersine çevirecek bir kitle hareketi yaratmaya bağlanmalıdır.

Unutmayalım ki sonuna kadar haklı olduğumuz inancı ve geleceğin bize ait olduğu bilinci bizim sonsuz cesaret kaynağımızdır. Biz mücadele ederek yenik düşsek bile, yenilgimizden ders alarak ayağa kalkıp tekrar tekrar savaşabiliriz. Oysa düşman sınıf ve onun çürümüş kirli diktatörlüğü ve diktatörleri en küçük hata ve tereddütlerinde bir daha geri dönmemek üzere yıkılıp giderler, bir süre lanetle anılırlar ve kısa sürede unutulurlar. En erken terk edenler ve unutanlar da o iktidardayken kendisine yaranmaya çalışanlar olacaktır.

 

YUSUF ERDEM

EMEKÇİ YIĞINLARA VE BİR KİTLE HAREKETİNE DOĞRU
0.0Puan
Okuyucu Puanı: (0 Votes)