Asıl olarak, toplumların bilincine kazınmış olan “erkek” öncelikli ön yargının yıkılması ve bu yargının kültürel bir düstur olmaktan çıkarılması gereklidir. Bu olmazsa; egemenliğin kabulü üzerine kurulmuş hukuk sistemindeki her hangi bir değişim, cinsiyet ayrımcılığının gerçek anlamda toplumların eyleminden ve hafızasından kazınarak çıkarılmasını sağlamayacaktır. Kadın örgütleri tarafından kullanılan “Kadına şiddet uygulayan, erkek değildir” şiarı, sınıflı toplumda “erkek” vasfının, toplum bünyesini saran ve erkek egemenliğine karşı çıkan kadının dahi bilincini esir alan bir ur olduğunun örneğidir. Erkek vasfının kabulü, şiddetin varoluş nedeninin kabulüdür. Bu eylemi yapan, “Erkek değildir” kavramı, “kötüleme amacını” baskılayan, erkekliğe övgüdür. Bu övgüyle erkeğe atfedilen “yüce” ve “esirgeyen” vasfına sığınarak, şiddeti reddetmek abestir. Erkeğin, esirgeyici, ihsan edici ve koruyucu vasfına sığınarak, şiddet eyleminden vazgeçmesini istemek, erkeğin toplumsal değer vasfını kavramamak demektir. Bu yaklaşım, reformistlerin, liberallerin devlete bakışının yansımasıdır. Bu bakış açısı, “Vatandaşına şiddet uygulayan devlet değildir” yaklaşımı ile aynıdır. Erkekliğin, kadına şiddet uygulamayı dışlayan bir vasıf olabileceğine inanmak; “baba” kavramı ile nitelendirilen devletin inayetine ve hoşgörüsüne sığınarak, devleti belirgin vasfından vazgeçirmenin mümkün olacağına ilişkin aldatmaya inanmakla eşdeğerdir. Oysa toplumların yazgısını belirleme tarihinde; bireye ve topluma şiddet uygulamayan devlet asla var olmadı, olmayacaktır. Şiddet, devletin içselleşmiş, nitelendirici eylemidir. Şiddet uygulamayan devlet, devlet olmaktan çıkar. Aynı şekilde erkeklik vasfı öne çıkan, erkekliği toplumsal var oluşunun dayanağı kılan erkek; kavramsal ve pratik olarak şiddet uygular. O halde sorunu, insan olmak üzerinden tanımlamak daha doğrudur. “Şiddet uygulayan erkek, insan değildir.” şiarı sorunun daha doğru açıklanmasını sağlar. Kadına uygulanan şiddete karşı olmak; tüm insanlığı sarıp sarmalayan şiddet dürtüsünün maddi, siyasi ve kültürel zeminine ve dolayısıyla toplumların, erkeklik kavramına ilişkin tüm geleneksel değerlerine karşı olmayı içermelidir.

Eşitsizliğin var olduğu bir toplumda, toplumsal eşitsizliğin koşullarını yok edecek toplumsal güce sahip olmayan ya da eşitsizliğin maddi ve felsefi köklerini yıkmak için savaşmayan birey ve gruplar, iktidar sahibi sınıfın egemenliğini “meşru” sayarak tanıdılar ve egemenin “meşruiyetine rıza” temelinde kurgulanan hukuk içerisinde “hak arama” olanağına sahip oldular. Dolayısıyla “kağıt üzerinde yazılı olan eşitliğin” pratik anlamda karşılığı olmadı.

Elbette ki toplumsal gruplar, var olan hukuk sistemi içinde kalmak şartıyla, durumun “iyileştirilmesi” uğruna savaşıma giriştiler. Bu eylem, eşitsizliği ortadan kaldırmaya yönelik bir mücadele değil, eşitsizliği kabul zemininde oluşan sistemin, “iyileştirilmesi” savaşımı oldu. Bu savaşım gereklidir. Ancak bu savaşımın, gerçek anlamda “kadınların özgürlüğünü” sağlamayacağı açıktır. Bünyeyi saran kanserden kurtulmak için cerrahi müdahale zorunluyken; bu cerrahi müdahaleden ürken bireyin, ağrısını hafifletici uyuşturucular kullanarak ölüm vaktini geciktirme istemi, onun kendi yazgısını belirleme hakkının içerisinde değerlendirilmelidir. Diğer yandan, hastalıktan gerçek anlamda kurtulma istencini ve bünyeyi saran kanserin temizlenmesi için cerrahi bir müdahalenin zorunlu olduğu fikrini yüksek sesle ifade etmek de bir haktır. Bu hakkın kullanmasını öfkeyle karşılayanların saldırısı karşısında; hakkı kullananların suskun kalmasını beklemek için saf olmak gerekir.

Kadın erkek eşitsizliğinin ortadan kaldırılması için; eşitsizliğin zemini olan maddi ve kültürel koşulların ortadan kaldırılması gereklidir. Bu doğrultuda verilecek mücadelenin doğrudan emekçi kadınlar tarafından ve devrim hedefli bir program dahilinde yürütülmesi ön koşuldur. Bu savaşım; sömüren ve ezen sınıfın “iktidar zihniyetinden” ve erk kültüründen koparak sürdürülebilirse başarıya ulaşır. Sınıf iktidarı, erkek egemenliğinin temel dayanağıdır. Ezen ve sömüren sınıfın iktidarı yıkılırsa, erkek egemenliğinin dayanağı çöker ve sönmesinin koşulları oluşur.

Erk kültüründen kopmak, kopabilmek, bu doğrultuda oluşmuş ön yargıları toplumun belleğinden silmek bir hayli zor ve karmaşık eylemdir. Erk zihniyeti ve kültürü öyle bir kronik alışkanlığa dönüştü ki; kadına yüklenilen toplumsal rol konusunda önyargılar bireyi ve grupları, kadının özgürlüğünü ve eşitliğini savunurken dahi kıskıvrak yakaladı ve esir etti. Burjuva muhafazakar ve liberal ideologların ve siyasilerin, kadın sorununa yaklaşımındaki erkçi kültürü ve ikiyüzlülük tavrı hemen herkes tarafından bilinmektedir. Ancak kendini toplumcu ve kadın hakları savunucusu ilan eden siyasetçilerin, erkçi önyargıların savunucusu olmaları ve ikiyüzlü tutumları da, burjuva muhafazakarların tavrından aşağı değildir. Burjuva toplumcu siyasilerin erkçi tavrının trajik bir örneğini; Ankara / Çankaya “Toplumcu” Belediye Başkanlığı, “12 ay 365 gün Çankaya” adlı broşüründe sergiledi. Bu broşür de yer alan faaliyetler, Toplumcu kapitalist Belediyeciliğin kadına bakışını bariz bir şekilde kavramamızı sağladı. Broşürde, “Sokak Temizliğini Kadınlara Emanet Ettik” başlığı altında; Bir toplumcu belediyenin, kadın haklarını savunusu şöyle açıklanıyor: “Kızılay’ın daha yaşanabilir ve daha nezih bir ortama kavuşması için başlatılan projeler kapsamında “Kadın Temizlik İşçilerini” göreve başlattık. Artık Çankaya sokakları daha temiz ve Çankayalılar daha özenli”. Çankaya’nın toplumcu belediye Başkanı, tarihsel ve kültürel olarak, kadına biçilen ve onu eve hapseden; “evde yemek ve temizlik işlerini yüklenmek” görevini, adı geçen broşürde, kadını yüceltmek havasıyla sunuyor. Toplumcu başkan, kadının toplumsal görevini tanımlayan bu önyargının, kadın erkek eşitsizliğinin asal nedenlerinden biri olduğunun üzerinden atlıyor. Burjuva demokratların, emekçi kadınların kurtuluşuna ekonomist bakışı; “eşitsizliğin kabulü” üzerinden, ihsan edici, himmet edici, ve lütufkar olmayı içeriyor.

Aynı broşürde ve aynı sayfa da, bir başka fotoğraf, ikiyüzlülük kanıtı olarak yer alıyor. Sokak temizlik sorumlularının hepsinin erkek olduğunu belgeleyen fotoğraf; “kadın evin temizliğinden sorumlu ama koca da onu denetleyenidir” erkçi yargısını aleni sergiliyor. Oysa bugün “özel” temizlik şirketleri dahi, toplumcu siyasilerin bu görev tanımından daha ileri noktada duruyor. Özel temizlik firmaları, sokakta ve işyerinde olduğu gibi; “ev işlerinde de” erkek işçileri görevlendirerek, “yalnızca kadınlar temizlik yapar” ön yargısını yıkıyor. Çankaya Belediyesinin bu toplumcu faaliyetine karşı, Ankara’da Kadın örgütlerinin bir tepkisi olmadı ya da çok cılız bir ses çıkardılar, ama kimse bu sesi duymadı. Burjuva toplumculuğun ve kadın erkek eşitliği ön yargısını yıkmaya dönük “ demokratik kadın hareketinin” hal ve gidişi de budur.

Emekçi kadınların özgürlüğü, toplumların “kurtuluş yolunu” açacaktır. Ancak kadınların özgürlük mücadelesinin başarısı da, hareketin, sınıfsal kurtuluş hareketinden, yani toplumsal kurtuluş amacından bir an olsun şaşmadan yürünmesine bağlıdır. Bu politik tutumdan uzak durduğu için, iyi niyetle sürdürülen tüm demokratik mücadeleler gibi, kadın hareketi de burjuva erk düzenini sağlamlaştırmaya katkı verdi. Çünkü sınıf mücadelesinden kopuk “özgürlük” hareketinin ufkunun daralması ve salt erkek egemenliğine karşı bir mücadeleye dönüşmesi kaçınılmazdır. Dolayısıyla, erkek egemenliğinin maddi ve kültürel köklerine darbe vurmaktan ve egemenliğin gerçek kaynağını yok etmekten uzak bir hareketin; kadının özgürlük sorununu, kelimenin tam anlamıyla “erkekle didişme” pratiğine indirgemesi gerçekleşti.

12 eylül askeri cunta sonrası dönemde ve sosyalist sistemin çözülme sürecinde boy atan; feminist kadın hareketinin, sosyalizmin ideolojik tasfiyesini hedefleyen küçük burjuva liberal hareketin önemli ayağı olması öğreticidir. Bu oluşum, kapitalist sisteme yönelttiği anti erkçi “ağır” (!) eleştirinin yanı sıra, daha yoğun ve yıkıcı eleştirisini sosyalist harekete yöneltti. Bu yıkıcı eleştiri; burjuva iktidarın, emekçilerin devrimci eylem tümlüğünü bozma ve devrim gücünü zayıflatma politikasına güç verdi. Bu yön sapması nedeniyle, küçük burjuva özgürlükçü kadın hareketi; maddi, siyasi, ideolojik ve kültürel kurumlar tarafından beslenen erkek egemenliğine karşı “yıkıcı” tehdit unsuru olmaktan çıktı.

 

“EŞİTLİK VE ÖZGÜRLÜK” İSTEMİNİN BURJUVA DEMOKRATİK AÇILIMI

 

Küçük burjuva kadın özgürlükçüleri, erkek egemenliğini besleyen sınıflı toplumu yıkacak devrimi gereksiz görüyorlar ya da “hemen şimdi özgürlük” şiarı ile devrimi belirsiz bir zamana öteliyorlar. Kapitalist sistemin varlığını sürdürmesi altında, özgürlük isteği, farklı bir noktaya kayıyor. Sömürgen sistemin insana dayattığı; “ya sömüren olacaksın ya sömürülen, ya yöneten olacaksın ya yönetilen, ya ezen olacaksın ya ezen olacaksın” düsturudur. Kapitalizmin insana bu ikilemi sunduğu yerde, kapitalist sistemden kopuşu gerçekleştirmeden, gerçekleştirilmek istenen özgürlük, eşitlik istemi, istem olarak kalır. Özgürlük istemi, erk sisteminin çizdiği sınırlar içerisinde ve dolayısıyla kendi cinsiyetinden olana ve kendine yakın duran karşı cinsten insana yönelen ve onun üzerinde erk oluşturma noktasına varan pratik normunda tezahür eder.

Sınıflı toplumu ayakta tutan, yöneten ve yönetilen ikileminden kopuşu gerçekleştirmeyenlerin, yöneten olma istekleri; kölelik sisteminin sürmesi istencinin kapsamında yer alır. Ben yönetilmek istemiyorum ama yönetmek de istemiyorum; çünkü köle olmak kadar, insanları yönetmek istem ve eylemi de insanı insanlıktan çıkarır, insanı bozar; fikrini içselleştiremeyen bireylerin ve toplumsal grupların “eşitlik” istençleri sahici değildir.

Burjuva, küçük burjuva kadın hareketinin önderleri; kadınların yönetici olamamasından, siyasi partilerin önder kadrosu içinde yer almamasından yakınıyorlar. Bu hareketin öncü unsurları, “kadının erkeğe eşitlenmesi gereklidir” fikrini söylemde savunuyor olsalar da; pratikte, “eşitlik isteminin” üzerinden atlayarak, sorunu, kadının (emekçi kadının değil, elit küçük burjuva kadının) toplumu yönetme gücüne ulaşması noktasına çekiyorlar. Küçük burjuva özgürlükçü kadınlar, yöneticilik vasfının ve yapısının; toplumsal erkin varoluşunun ve idamesinin önemli bir dayanağı olduğu olgusunu göz ardı ediyorlar. Bu nedenle, toplumu yönetme olgusunu ortadan kaldıracak bir amaç için değil; sömüren, ezen sınıf iktidarı sürerken, kadınların yönetici olma olanaklarına kavuşması amacını benimsiyorlar. “Pozitif ayrımcılık” şiarı, bu noktada devreye sokuluyor. Küçük burjuva kadınlar yönetici olma noktasında “ayrıcalık” istiyorlar.

Yöneticilik olgusu ile ete kemiğe bürünen erk, burjuva kadın ve erkek üzerinde bir hakimiyet olamayacağına göre; emekçi kadın ve erkek üzerinde kurulan tahakkümün pratik ifadesi olacaktır. Küçük burjuva kadın da; küçük burjuva erkek gibi, erk sahibi olmak, ve dolayısıyla yönetenle eşitlenerek; yönetilen sınıf üyesi olan kadın ve erkeği yönetebilme olanaklarına ve gücüne ortak olmak istiyor. Bu yarışı kazanan ve yönetici olan kadın, kaçınılmaz olarak erki kullanan olarak başkalaşıyor ve erkek kimliğini içselleştiriyor. Siyasi partilerde ve kitle örgütlerinde yönetici olan kadınların nasıl “erkek gibi kadına” dönüştükleri bilinen bir olgudur. Ancak çoğunlukla küçük burjuva kadının istenci hüsranla sonuçlandı ve büyük burjuva yöneticilerin katına ulaşamadı. Bu nedenle hedefi küçüldü. Dolayısıyla küçük burjuva kadın özgürlükçüleri en yakınında ki erkek ya da kadın üzerinde egemenlik kurma yarışına girdi. Bu yarışın yarattığı didişme de, burjuvazinin egemenliğini besledi.

Küçük burjuva özgürlükçü kadınlar, kadın hareketi içerisinde öne çıkıyorlar ve hareketin içerisinde öncü rol üstleniyorlar. Bireysel statü ve ün kazanma eğiliminin, eylemlerine yön vermesi kaçınılmaz gerçekleşiyor. Tüm kadınların eşitliğinden söz eden küçük burjuva kadınlar, “sözde eşitlerin” öncüsü ve önderi olmayı benimsiyorlar. Siyasi parti ya da kitle örgütü yöneticisi veya parlamento üyesi olma noktasında kimliklerini parlatarak öne çıkarmakta bir sakınca görmüyorlar. Çünkü kendilerini “hemcinslerinin” en iyisi ve en yeteneklisi olarak görüyorlar ve bu işleri yapabilme gücüne ve lider vasfına kendilerinin sahip olduğu” konusunda iddialılar. Küçük burjuva kadın kimliğini, emekçi kadınlara “öncülüğünü” bahşetmiş bir eylemci olarak tanımlıyor. Bu öncü niteliği, onun, kadın hareketi içerisinde edilgen, ihtiyat kuvveti, nefer olarak yer alan emekçi kadınlara karşı lütufkar, himmet edici, hoşgörülü ve bahşedici davranmasının gerekçesi oluyor. Küçük burjuva kadın kendini, emekçi kadınların hakları için fedakarca savaşan bir “ermiş” olarak görüyor. O, emekçi kadınların yoldaşı olmaktan değil; sözcüsü, avukatı, yol göstericisi, öğretmeni, eğiticisi ve kılavuzu olmaktan derin ve kışkırtıcı haz duyuyor.

“Özgürlükçü, eşitlikçi” Küçük burjuva kadın, pratik anlamda “eşitlik statüsü sağladığı” erkekle, eşitlik durumunu sürdürmek istemiyor ve eşit statüde olduğu erkek karşısında erkek rolünü benimsiyor ve erkeğin efendisi olmak istiyor. Diğer yandan küçük burjuva kadın, eşit ya da kendine tabii olan erkeğin değil, asıl olarak, sahip olmak istediği iktidarı elinde bulunduran büyük burjuva sınıf üyelerinin ilgisine mahzar olmayı arzuluyor. Onun, özgürlük ve eşitlikten kastı, ilgi ve beğeni odağına oturan iktidar sahibi kadın ve erkeğin eşiti olmaktır. Beğeni ve ilgi odağında olmayan bir erkeğin ya da kadının ilgisi ya da emir eri oluşu ona haz vermiyor. Küçük burjuva kadın, emekçi erkek ya da kadından üstün olmayı ve onları yönetme olanaklarına ve gücüne sahip olmayı olağan bir durum olarak görüyor ve emekçilerin kendine karşı ilgisini ve beğenisini önemsemiyor. Emekçi kadın ve erkekle eşit olmayı “akıl tutulması” olarak gören burjuva, k. burjuva kadın; “ çağdaş kölenin” boyun eğmesine, el pençe duruşuna burun kıvırıyor. Bir küçük burjuva kadın için, eşitlik ve özgürlük istenci; yönetici unsurları kenara iterek, yöneticiliği kendi varlığında biçimlemektir. Bu eylemiyle, k.burjuva kadın; toplumsal iktidarın asıl sahibi olan büyük burjuvaların ilgisini çekmeği ister. O, egemen sınıf çıkarının idamesini sağlayacak biçimde inşa edilmiş toplumsal organizasyonun kendisine yükleyeceği hizmeti; yönetici organların dizginlerini tutma gücüne ulaşarak ifa etmeği hedefler.

Küçük burjuva kadının idealist pratik amacı; kapitalist sistemin “eşitlenme” olanağı sunduğu bir kadın olarak kendisinin, yöneten erkekle eşitlenmesidir. Küçük burjuva kadın için, kapitalist sistemde bu gerçekleşebilir bir durumdur. Oysa “çağdaş köle” olarak kaldığı sürece bir işçi kadına, kapitalist sistemin, “eşitlik” olanağı sunması mümkün olmayacaktır; bu nedenle, emekçi kadın için, “erkek kadın eşitliği” istemi, yalnızca söylem olarak kalacaktır.

Doğrudan sınıfsal konumlanışla ilgili olan bu durum; küçük burjuva kadın hareketini, emekçi kadın hareketinden nitelik olarak farklı kılıyor.

Bir küçük burjuva kadın, kapitalist toplumların piramidal yapılanması içerisinde konumladığı meslek ya da eylemin özel bir yetenek gerektirdiğine inanır. Her insanın, gazeteci, öğretmen, bilim insanı, avukat, sanatçı, politikacı, felsefeci olamayacağı ve bu eylemlerin özel yetenek ve akıl gerektirdiğine inanan bir küçük burjuva kadın, genellikle bu işlerin erkekler tarafından yapılmasının nedenlerini sorgulamaz. Bu işleri yapma yeteneğine haiz kadın olarak da; öteki kadınların bu işleri yapacak yetenekte olmadığını iddia eder. Toplumsal olanaklar ve maddi, entelektüel koşullara bağlı olarak kadın ve erkeğin bu işleri yapabileceği gerçeğini yadsıyan küçük burjuva kadın, toplumsal eşitsizliğin varoluş gerekçelerine ideolojik destek sunar. Toplumsal ve maddi işleri yapabilme konusunda insanların “eşit” olamayacağı kanısı taşıyan küçük burjuva kadın; bu ideolojik yüklenimiyle, “ateşli savunucusu” olduğu “özgürlük ve eşitlik” konusunda sahici olmaktan uzaklaşır.

Eğer bir insan, yaptığı işin yalnızca kendisi ve benzerleri tarafından becerilebilir olduğuna inanıyorsa; onun, “tüm insanların eşit olabileceğine” ilişkin sözleri sahtedir. Bu sahtelik, sınıflı ve piramidal örgütlenmiş toplumu ayakta tutan bir büyük aldatmacanın ideolojik siyasi aracıdır.

Emekçi kadın ise, yaptığı işin tüm kadın ve erkekler tarafından yapılabileceği gerçeğini yaşayarak görür ki; bu bilinç, onun eşitlik isteminin, gerçek anlamda, sahici bir anlam kazanmasının güçlü dayanağıdır.

İşçilerin toplumsal durumu; sınıf iktidarının ve bu iktidarın beslediği yönetme istencinin insanlık tarihinden çıkarılmasının mümkün olabileceği fikriyle buluşmanın olanağını sunar. Emekçi kadın ve erkeğin toplumsal konumu, farklı cinslerin eşitliğinin sağlanabileceğine ilişkin fikrin dayanağıdır. Emekçi kadın ve erkeğin; içerisine girdikleri tüm toplumsal faaliyetin herkes tarafından gerçekleştirilebilir olduğuna ilişkin bilinci; insanlar arasında eşitliğin gerçekleşebilir durum olduğu fikrinin filiz vereceği yerdir.

Emekçi kadın ve erkekler, toplumsal durumları itibariyle “eşit olmaya” en yakın noktada dururlar ve “eşit” olabilirlik koşullarını, yaşam pratiğinde gerçekleştirme olanağına sahiptirler. Emekçi erkeğin, kadın üzerindeki tahakkümünün kaynağı olan sistemin, maddi ve entelektüel dayanaklarını parçalayacak anti-kapitalist bir devrim, emekçi kadın ve erkek arasında eşitliğin oluşmasının ve dolayısıyla erkeğin kadın üzerindeki iktidarının sönmesinin önünü açacaktır. Kaldı ki; kadın ve erkeğin birlikte yürüteceği anti- kapitalist mücadele süreci; kadın ve erkeğin yoldaşlığını sağlayacak bir süreç olacaktır. İnsanları ezerek, baskı altında tutarak, bilinçlerini dumura uğratarak birbiriyle çatıştıran kapitalist sınıf iktidarına karşı, birlikte yürütülen özgürlük mücadelesi, kadın ve erkek yoldaşlar arasında, güven ve “eşitliğin” sağlanmasının maddi ve entelektüel ortamı oluşacaktır.

İnsanların belli bir amaç için bir araya geldikleri kolektiflerde, hedeflenen amaçtan uzaklaşan bireylerin birbiriyle didişmesi ve çatışır duruma gelmesi gerçekleşir. Bu durum, toplumsal bir amaç için gerçekleştirilen birlikteliklerin pratik ifadesi olan tüm örgütlenmelerde gerçekleşen bir durumdur. Aynı şekilde, ortak düşmana karşı özgürlük mücadelesinde birlikte olmayan kadın ve erkeğin; özgürlük yürüyüşünde omuzdaş olmaktan uzaklaştıkları ölçüde birbiriyle didişir ve kavga eder duruma gelmesi kaçınılmaz gerçekleşir.

Sömüren ve ezen sınıf iktidarının var olamadığı bir toplumda ve bu toplumun inşasını hedefleyen yürüyüş sürecinde, erkeğin kadını baskı altına alma ve yönetme koşulları da parçalanacak ve o zaman, emekçi kadın ve erkeğin arasındaki sevgiyi ve yoldaşlığı dinamitleyen erk de darmadağın olacaktır. İşte o zaman kadın ve erkek gerçek anlamda eşit olmanın sağladığı olanakları kullanarak gönüllü bir arada yaşamanın hazzını tadacaktır.

 

BABÜR PINAR