1946’dan günümüze 60 binden fazla işçi cinayetinin yaşandığı ülkemizde hükümet politikaları karşısında örgütsüzlüğün, sendikaların yetersizliğinin bedeli ağır olmaktadır. Ölümlerin rakamlara indirgenemeyeceğinin altını çizerek belirtmemiz gerekirse dünyadaki veriler bu işin fıtratında ölüm olmadığını ortaya koyar.

İşçi cinayetlerine dair medyanın dilini ve içeriğini ise ne yazık ki sermayenin çizdiği sınırlar belirlemekte… Sermayenin sahipliği ve denetimi altında medyanın, gerçekliği bükme ve perdeleme gibi bir işlevi söz konusudur. Buradan hareketle sermaye eksenli bir kavrayışın medya üzerinden yaygınlaştığını ve toplumsallaştırıldığını söyleyebiliriz.

Medyanın İşçi ölümlerini ele alışında ilk göze çarpan durum, talihsizlik ve kadercilik motiflerinin baskınlığıdır. İşçi ölümleri hep bir kişisel drama ve değiştirilemez kadere bağlanır. Sermayenin ölümlerdeki rolüne dair en küçük bir sorgulamaya girişilmez ve nedensellik bağı kurulmaz. Son derece steril bir dil kullanılarak, genellikle de edilgen bir cümle yapısıyla neredeyse işçinin kendisini, ölümünün sorumlusu olarak ilan eden bir söylem öne çıkar.

Örneğin “Okul harçlığını çıkartmak için çalıştığı inşaatın 6’ıncı katından yere çakılarak feci şekilde öldü” başlıklı bir haber ele alalım. Bu haber başlıktan itibaren sorunlu söylemsel yapısını ortaya koyar. Öncelikle haber, üçüncü sayfada ve bir kısa haber olarak yer alır. Haberde işçinin ölümüne neden olabilecek olay örgüsüne dair en ufak bir bilgi bulunmaz. Haber, işçinin inşaatın altıncı katına neden çıktığını, oraya çıkmasını kendisinden kimin ve neden istediğini, işçinin gerekli güvenlik tedbirleri alınarak mı o kata çıkartıldığı gibi ölümüne dair önemli bilgileri içerebilecek soruları ve cevapları içermez. “Acı haberi öğrenip hastaneye koşan işçinin yakınları sinir krizi geçirdi” cümlesiyle de bu durum bireysel bir drama dönüştürülür. Haber, okuyucuda işçinin ölümünün bireysel ve – hatta işçinin kendisinden kaynaklanan – talihsizlikle açıklanabilecek, kaderci bir alımlama yaratır.

Hemen hepsi iç sayfalarda verilen işçi cinayetleri haberlerinin çoğu sayfanın bir köşesinde küçük bir yer ayrılarak birkaç cümle ile olay özetlenmeye çalışılır. Her işçi ölümü bir kaza olarak yansıtılır. Oysa önlenebilir olduğu andan itibaren herhangi bir şey kaza olmaktan çıkar. Bilinçli bir tercih haline dönüşür ki tam da bu andan itibaren politiktir, ideolojiktir.

Daha en başında, olayın tanımlanması aşamasında kaza kelimesinin seçilmesi, temel misyonu kapitalist üretim sürecini ve bu süreçte meydana gelen emek-hayat sömürüsünü meşrulaştırma amacında olan neoliberal ideolojinin bilinçli bir tercihidir. Tam da bu nedenle kaza değil, cinayettir. Kaza demek olayın tüm sorumluluğunu işçiye atarak tek faili işçi yapar. Oysa önlenebilirlik üzerinden bakıldığında cinayet demek en temel sorumluluğun ve dolayısıyla dikkatlerin işçiden, işveren-sermaye üzerine çekilmesine neden olacaktır ki bu durum sermayeye ek bir külfet-cezai işlem getireceğinden asla istenmeyen bir durumdur. Dolayısıyla kaza ile cinayet arasında yapılan tercih de sorunun ve çözümün nerede ve nasıl görüldüğüyle ilgili bilinçli bir tercihtir.

Tüm toplumsal hayata sermaye güdümlü yön veren bu ön belirlenim, devletin bütün ideolojik aygıtları tarafından yeniden üretilir, doğallaştırılır ve meşrulaşır. Özellikle ana akım medya bu durumun sorgulanmadan kanıksanmasında çok temel bir misyona sahiptir ki ana akım olarak nitelendirilmesinin de temel gerekçelerindendir.

Ana akım medyanın işçi cinayetlerine bakışını, söylemini belirleyen; varoluşu gereği takip ettiği egemen-liberal ekonomi politiğin bilinçli söylemidir. Egemen neoliberal ekonomi politik söylem iş kazası kavramını dahi kullanmaktan kaçınarak, sözde sorun değil çözüm odaklı bir yaklaşım ve dezenformasyon ile “iş sağlığı ve güvenliği” konusu üzerine dikkatleri çekmek ister. Egemen ekonomik akıl bunun için de işçi sağlığı değil iş sağlığı diyerek asıl hedefin ekonomik verimlilik olduğuna işaret eder.

Günümüzde bu gidişatın en önemli payandasını ana akım medya oluşturur. Bu payanda işlevi, tüm ekonomik, siyasal ve toplumsal sorun ve meselelerde kendisini gösterir

Gazeteciler, egemen politik akıl ile onun ürettiği dilin yansıma ve titreşim sahasını kurarlar. Bu nedenle de eleştirel düşünceyle arasına duvar ören gazeteciler işçi ölümleriyle de arasına duvar örer. Bu da hem duvarın ustalarını hem de duvarın ötesini görmeyen, göremeyen ve merak etmeyen herkesi suç ortağı durumuna getirir.

 

Funda Kocatürk

06.02.2017

İşçi Cinayetleri Ve Ana akım Medya dili …
5.0Puan
Okuyucu Puanı: (3 Votes)