Toplumsal, vicdani, ahlaki tüm değerlerin sorgulandığı, karmaşık ve akıllara durgunluk veren bir dönem yaşıyoruz. Boşandığı eşini öldüren adam, ayrıldığı sevgilisini sokak ortasında bıçaklayan adam, bir kadına tecavüz edip öldüren, vücudunu üç parçaya bölüp yakan adam, kolundaki bilezikler için yaşlı kadını öldüren adam, harçlık vermediği için babaannesini öldüren torun ve benzeri vahşet haberlerini film izler gibi izliyoruz. Beynimiz yeniden şekillendiriliyor, bilinçaltımıza şiddet ve vahşet içeren yeni programlar yükleniyor.

Tarihsel süreçte, şiddetin yasalar içerisindeki yerine baktığımızda; erken Cumhuriyet Dönemi’nin modern reformları içinde kadın ile erkeği eşitleyen yasal düzenlemelerde şiddet konusunun çok kısıtlı yer aldığını görürüz. Şiddet konusu hukuka, toplumsal değerlerin cinsiyetçi niteliğinin tartışıldığı 1980’li yıllardan itibaren yansımıştır. Ülkemizde cinsiyet ayrımcılığına dair mücadele 1980’lerden itibaren başlamıştır. O dönem, feodal yapının uzantısı olan töre cinayetleri gündemde idi. Töre cinayetlerinde geleneksel yapı hafifletici bir gerekçe olarak gösteriliyordu. Öncelikle bu durumun hafifletici neden olarak yorumlanması durumundan vazgeçildi.

1980’lerden günümüze kadar olan hukuki süreçte alınan tedbirler olmasına rağmen yasaların caydırıcılığı tartışmalıdır. Örneğin cinayet işleyen bir kimsenin hafifletici nedenlerle(!) çeşitli indirimlerden ve iyi halden yararlanıp, yalnızca10 yıl hapis yatıp dışarı çıkması; çıktıktan sonra yeni cinayetler işlemesi durumu, hukuki vahameti göz önüne sermektedir. Öte yandan bazı yasaların kadını şiddete karşı korumak adına değil, aileyi korumak adına çıkması kadına şiddetin mevcut ataerkil sisteme ters düşmemek çabası ile hukuka yansıdığını göstermektedir. Yani bazı yasalardan yalnızca evli kadınlar yararlanabilmektedir.
Hukuk ne yazık ki iktidarda bulunanların hâkimiyeti altında olan bir kurumdur. Bir de yasaları uygulayacak olan hukukçuların ataerkil bir sistemin değerlerine göre toplumsallaştığını düşünürsek durumun vahameti ortadadır.
Şimdi şiddete karşı her türlü hukuki düzenlemelerin yapıldığını, caydırıcı yasaların oluşturulduğunu varsayalım; ama toplumsal zihniyette hiç bir değişim yok. Biçimsel ve yasal değişimler toplumsal zihniyet değişimiyle örtüşmediği sürece tek başına bir işe yaramaz. Öncelikle toplumsal zihniyet değişmelidir.

 

Ülkemizde kadına yönelik şiddetin en temel nedenleri ataerkil öğretiler ve cinsiyet ayrımcılığıdır. Bu değerlerin çıkış noktası öncelikle ailedir. Erkek çocuğu ile kız çocuğunu farklı değerler başlığı altında yetiştiren; kız çocuğuna ve erkek çocuğuna aralarındaki tek farklılığın fiziki güç olduğunu, insan olarak eşit olduklarını öğretemeyen ailedir. Aile, çocuğa küçük yaşlardan itibaren “Sen erkeksin, yapabilirsin!” “Sen kızsın, yapamazsın!” ile başlayan her türlü cinsiyet ayrımcılığını empoze eder. Cinsiyet ayrımcılığının yaratıcısı, ataerkil değerlerle yetişmiş olan anne ve babadır.

Cinsiyet ayrımcılığı ve ataerkil öğretilerle yetişen bir kadın, erkekten gördüğü ilk şiddeti şiddet olarak değerlendirmez.”Yalnızca bir kez tokat”,”Yalnızca bir kez dayak” gibi avuntularla şiddete hoşgörü ile yaklaşılır; ta ki cinayetle sonuçlanana kadar. Öte yandan polisin “Karı-koca arasına girilmez.” şeklindeki yaklaşımı ile olaylara kayıtsız kalması erkeğin şiddete devam etme eylemini besleyen bir durumdur. Ne yazık ki tüm bunlar feodal yapının uzantısı gelenek ve öğretilerin bir sonucudur.

Toplumsal zihniyetin oluşumunda medyanın rolü de yadsınamaz. Medya, dizilerde gördüğünü uygulamak isteyen, reklamlarda gördüğünü almak isteyen tüketime eğilimli insanlar yaratan; algıyı ve zihni ele geçiren büyük bir güçtür. Bir yandan açlık ve işsizlik diğer yandan medyanın -dolayısıyla sistemin- zihinlere işlediği albenili yaşam tarzı. Hangi markayı giyeceğimizden hangi marka telefonu kullanacağımıza kadar her şeyin zihinlere işlenmesi. Paranın ve gücün en önemli değerler olarak kabul gördüğü sistemde tüm bunlar ruhsal bozuklukları tetikleyen ve insanların cinayet işlemesine kadar giden süreci yaratan etmenlerdir.

İşsizliği, eğitim sorunlarını ve şiddet olgusunu çözmek yerine şiddetle mücadele için dev bir sektör yaratılması altı açık bir kovaya su doldurmakla eş değer bir durumdur. Modern adalet sarayları, modern hapishaneler, silahlanma, özel güvenlik sistemleri, kameralı hayat, rehabilitasyon merkezleri çözüm olarak sunulmaktadır.

Şiddeti körükleyen yaşam tarzını beyinlere empoze ettikten sonra kadına şiddete hayır demek ikiyüzlü bir tutumdur. Devlet ve kurumlar sağlıklı bir toplum için vardır ve devletin bu konuda alacağı her türlü tedbir şiddetin meşruiyetini ortadan kaldırmak yönünde olmalıdır. Cinsiyet ayrımcılığını körükleyen hiç bir şey devlet eliyle normalize edilmemelidir.

Sağlıklı toplum; eğitimli, emeğinin karşılığını alabilen, özgür, eşitlikçi tutum ve davranışlarla sosyalleştirilen, işsizlik sorunu olmayan, sağlıklı ve mutlu bireylerden oluşur.

Funda Kocatürk

Pin It on Pinterest