“Eğri oturup doğru konuşmak “ diye bir söz vardır. Eğri oturmanın, “ doğru” sözü boşa çıkaracağına inanıyorum. Yapılması gereken “doğru oturup doğru söz söylemek “ .

Kritik bir dönemdeyiz ve Recep Tayyip Erdoğan tek adam iktidarını sürdürmek için AKP’yi işlevsiz kılmayı dahi göze alarak yürüyor hedefine. Tek adam olmak uğruna partisini ve hatta yol arkadaşlarını harcayan insanın yönettiği ülkeyi yakmakta tereddüt eder mi? Etmez.

Roma’yı yakan Neron, diktatörlerin kılavuzudur.

Gerçek şu ki; Toplumun bir kesimi AKP diktasına maddi nedenlerle bağlı ama önemli bir kesim de RTE ‘nin diktatör olmasından haz alır durumda. Haz alır halde çünkü diktatörün duruşu, aciz ve yitik ruhlu ve silikleşmiş karakterdeki insanlara “varlığını ifade etme” şansı verdi. Din ise, halkın belli bir kesiminin, RTE diktasına bağlılığının mütemmim cüzü oldu.

Toplumun bir kesiminin, diktatörlüğe maddi ve ruhi bağlılığı yıkmak zor görünüyor. Gerçekliğin ifadesi sözler AKP sempatizanlarının bir kulağından girip öteki kulağından çıkıyor. Ya da kanallarına toprak tıkayarak kapatıyorlar kulaklarını eleştiriye.

Cahil bağnazlığını aşarak onlara ulaşmak neredeyse mümkün değil.

Ancak görünen o ki; AKP sempatizanı kitlenin gayreti; tek adam iktidarının sürmesi için yeterli olmayacak. Bu ihtimali güçlendiren oldukça fazla veri var.

“AKP cephesi dışında” görünen bazı grupların çabalarını yoğunlaştırma ve “özel” bir çalışma yürütmelerinin nedeni de bu. Bu unsurların bu denli cansiperane gayreti; durumun AKP aleyhine olduğunun delilidir.

Dün olduğu gibi bugün de “demokrat, sosyalist” etiketli giysiye bürünmüş bir grup; RTE yalakası gazetecilerin ve anket tüccarlarının yarattığı algıyı özellikle yayıyor.

Bu grup diyor ki;

“RTE gitsin de; ülkeyi ondan daha iyi yönetebilecek yetenekte olan, hangi siyasetçi var”

“Bırakın iktidarda kalsın ve batırdığı ekonominin altında kalsın RTE “

İlginçtir; bu sözde “AKP karşıtı” yaygarayı yapanların kimi “sosyalist, demokrat, ulusalcı”, etiket takarak HDP yi karalıyor. Kimi de HDP’ye sırtını yaslayarak diğer muhalif burjuva partileri yerden yere vuruyor.

İki uçta dursalar da aynı değneğin üzerinde bu unsurlar. Birbirlerine zıt görünseler de AKP lehine yaygarayı dolaşıma sokmaları; birleştiriyor bu goygoycuları.

Kuşkusuz herkes siyasi tavrında özgürdür; ama bu unsurlara yöneltilen eleştirinin hedefi, bu tavrı takındıklarıyla ilintili değil; AKP karşıtı görünüp AKP hizmetinde olmalarıdır.

Kuşkusuz, “emekçilerin kurtuluşunun; kapitalizmi yıkacak bir devrimle mümkün olacağı” gerçeği üzerinden burjuva düzene ilişkin eleştirilerini yapan sosyalistlerin tavırlarıyla, Hükümet muhalifi partileri yerden yere vuran politikacıların eleştirel tavırları birbirinden tamamen ve özde farklıdır. Sosyalistler sistemin yıkılması gerektiği üzerine politika inşa ederken; Bu unsurlar sitem içerisinde “yer edinme” amaçlı politika kurguluyorlar.

Gerçek anlamda emeğin kurtuluşunun ancak sosyalizmle mümkün olduğu gerçeğinden hareketle tavrını belirleyen devrimci hareketin stratejik amacı değil ama taktik anlamda izlediği yol ve yöntem tartışma konusu olabilir. Sosyalistlerin de seçime ilişkin birbirlerinden farklı politikaları var ve bu yazının amacı sosyalist/ devrimci unsurların taktik kararını tartışmak değil.

Halkın sorunlarıyla ilgili sistem içi çözüm arayan partilerin de, halkı burjuva sistem lehine daha “demokratik” yönetirim iddiası var. Toplumun büyük çoğunluğunun da sistem içi partilerin çözüm iddialarıyla bağ kurmuş olduğu açıktır. Sistem içi “demokratik” çözüme halkın çoğunluğunun dikkat kesildiği durumda; bu zeminden uzak kalmak da olası değil ve doğru da değil.

Sistem içi bir çatışmada “keskin/aykırı duruş” görünümünün altında, “nötr” kalarak, aslında güçlü olan diktatörün örtülü taraftarı olan; ( bu durumunu algılama yeteneğinden yoksun olsa da) ama bu konumunu açıklama cüretinden yoksun sözde “radikaller”; egemen siyasanın boynuna taktığı halkasıyla övünen kölelerin halinden daha kötü durum olduğu gerçeğini de açıklamak gereklidir.

Siyasi iktidarın “gizli” destekçisi yaygaracılar “baskın seçim” sürecinin başlangıcında; “ RTE ’nin başkan olması kesin ve parlamentoda çoğunluk sağlamak gerek “ iddiasını dolaşıma soktular. RTE yaygaracısı ideologlar tarafından ortaya atılan bu iddia sökmedi.

Şimdi aşağı doğru inen RTE’nin dün yukarı çıkarken kullandığı merdivenin basamağı olan ideologlar, yeni bir iddiayı sürdüler piyasaya.

“Seçim 2. Tura kaldığında muhalif partiler, “sempatizanlarından” , seçime girecek muhalif parti adayına oy istemez diyor ve ekliyorlar. “Ben de vermem”

Peki cürmü ne bu insanların? Kim takar sözlerini?

Bu “kendinden menkul” yönlendiriciler; halkı koyun sayıp güdülmesi gerektiğine inananlardan ve sözde muhalif tavırları da “RTE bizi de katsın çoban grubuna “ istenci üzerine kuruludur.

Toplumun bir kesiminin RTE’ye koyun gibi bağlı olduğunu var saydıkları gibi “diktatör karşıtı” cephede yer alan insanların da parti liderlerine “körü körüne bağlı ” olduğunu iddia ediyor bu “aklı ziyan” ideologlar. (İşin trajik yanı bu eğitimli ahmakların birçoğunun da, “aydın” yaftasıyla piyasa yapmasıdır)

Oysa toplumun önemli çoğunluğu, diktatörden rahatsız ve bu durumun bilincine varmış durumda ve rahatsız olduğu durumu sona erdirmek için ve diktatörün iktidar hırsının önüne barikat kurmak için ne yapması gerektiğinin farkında. Halkın çoğunluğu demokrasiyi yaşamsal ihtiyaç sayıyor ve bu kitle; sempatizanı olduğu parti ne derse desin “inandığı doğrultuda” hareket eder durumda.

“Aklı kiralık” demagoglar ise toplumsal gerçeklikten özel olarak uzak duruyorlar.

Diktatöre haddini bildirecek “demokrasi cephesi” saflarında, “karıştırıcı” yalan yaymak istenciyle yanıp tutuşan ideolojik ajanlar, algı yönetme görevini içselleştirmiş haldedir. Bu insanlar dün de aynı görevi üstlendiler ve bugün de yükümlülük duygusuyla işlerini sürdürüyorlar.

Siyasi iktidar da, lehine çalışan algı yönetme ajanlarına uygun ortam ve araç sunuyor.

Hükümran takımın algı yönetimine boyun eğenler ile doğrudan diktatöre yandaş olanlar arasındaki fark; yandaşların, dikta hükümetinin kendilerine sağladığı maddi / psikolojik getiri nedeniyle diktatörün “kıçının kılı” olduğunu açıkça dile getirmeleri; Ötekilerin ise egemen siyasanın sağladığı yaşam biçiminden rahatsız olmadığı halde, bu durumu, yakasına taktığı “demokratlık”, “solculuk” yaftasına binaen, “açıkça” ifade etmekten kaçmasıdır.

Bu demagogların sabıka kaydı incelendiğin de hepsinin “YETMEZ AMA EVET” sloganıyla şişinerek ortalıkta dolaşıp, siyasi iktidara katkı veren “serseri mayınlar” olduğu görülür.

Görünen, hiç de tesadüfi ve şaşırtıcı değil.

 

BABÜR PINAR