6 Temmuz 1996 günü evinin önünde öldürülen ve o günden beri failleri bulunamayan gazeteci Kutlu Adalı ile ilgili o dönemde yazılmış bir tehdit mektubu ortaya çıktı. Cinayet dosyasında da bulunduğu düşünülen ve “Türk’ün Kahramanları” imzasını taşıyan mektubunda sadece Kutlu Adalı değil, eşi İlkay Adalı da tehdit ediliyor.

Üzerinde herhangi bir tarih bulunmayan ancak cinayetten kısa bir süre önce gönderildiği düşünülen mektup “Ey Gafiller, Bay, Bayan, Mutlu ve İlkay Adalı” şeklinde hitapla başlıyor.

Mektubun devamında “Biz Doğu, Güneydoğu Anadolu’muzda, kahramanca Türklüğe yakışır bir şekilde Ermeni bozuntusu kuyruklu vahşi Kürtlerle uğraşırken, siz Yavru Vatanda karı-koca, hem de basın vasıtasıyla Türkiye ve Türklere karşı adeta Rum yanlısı hareket ve hakaretlerde bulunuyorsunuz. Kanınız Türk kanı olsaydı kesinlikle yapmazdınız, ne çabuk kahpe Rum’un zulmünü, tecavüzlerini unuttunuz. Sizi Rum çizmesinden kim kurtardı, utanmazlar, kanı bozuklar, unutmayın ki Bir Türk Dünyaya Bedeldir. Anadolu ve Kıbrıs, yüce Türk Milletinindir. Türk kanı taşımıyorsanız, defolun kahpe Rum’a! Sakin olun hareketlerinizi düzeltin” ifadeleri kullanılıyor.

Mektubun kimin tarafından gönderildiğiyle ilgili herhangi bir bilgi yokken, mektubun dosyalama tarihinde bulunan 7 Mayıs 2001 tarihi  ve ‘Adalı-Meclis’ ibaresi, KKTC Cumhuriyet Meclisinde 2001’de ikinci kez kurulan ancak sonuçsuz kalan cinayeti araştırma komitesinin dökümaları arasında olabileceğine işaret ediyor.

Yenidüzen Gazetesinin yazarlarından olan Kutlu Adalı, 6 Temmuz 1996 gecesi kimliği bilinmeyen kişi ya da kişilerce evinin önünde uğradığı saldırıda hayatını kaybetmiş, cinayet aradan geçen 25 yılda aydınlatılamamıştı.

Faili meçhul cinayetlerin; yalnızca ülke içinde değil ülke dışında da gerçekleşiyor olması; Cinayet organizasyonunun vasfını açıklayıcıdır.

Yazar Kutlu Adalı’nın öldürülmeden önce; 4 Temmuz 1996 tarihinde Yenidüzen Gazetesi’nde yayınlanan “Sopa ve Sıpa” makalesi uyarıcıdır.

SOPA ve SIPA

“Bu politikanın ruhunda acındırma vardır, âcizlik vardır, sızlanma vardır, dilenme vardır, tembellik vardır, kolaycılık vardır, hazırlopçuluk vardır. Ananın memesindeki sütü, emme basma, tulumba gibi emerek sömürme vardır. Muhtaçlık vardır, boyun eğme vardır, şamar vardır, tokat vardır, tekme vardır, baskı vardır, sopa vardır. Ama kişilik, kimlik, gurur, onur yoktur.

İnsan Anavatan–Yavruvatan politikasına yattı mı – politika, siyaset üretemez. Kültürü de yok olur, toplumsal yapısı da, kendine özgü yasaları, kuralları, tüzükleri giderek yok olur. Anavatan hukukuna teslim olur. Köylüsünden askerine, manavından memuruna, öğrencisinden öğretmenine, polisinden aşçısına, bakkalından bankacısına, makinistinden işçisine, hacısından hocasına gazetecisinden gazetesine, âdî suçlusundan mâlî suçlusuna devletin yapısı değişir.

Devlet dediğin kuruluşun başı dik olur. Siyasal ve bağımsız erk sahibi olan halkı, nüfusu, başkanı, hükümeti, meclisi, kurum ve kuruluşları olur. Dış denetlemelere, baskılara, dayatmalara bağlı olmaz. Devlet Başkanı, kendi devletini temsil eder. Devlet Adamı, kendi yönetimi altında örgütlenmiş halkına karşı sorumluluk duyar. Ülkesinin değerlerini korur, üretimini başkalarına teslim etmez, tüketici durumuna düşürmez. İnsanını yoksullaştırmaz, göçe zorlamaz, nüfusunu eritmez.

Gelen Türk, giden Türk demez. Halkına değer verir, halkına saygı duyar halkını yüceltmeye çalışır, ezdirmek için politika üretip koltuk işgal etmez. Bir devlet başkanı, bir devlet adamı Anavatan–Yavruvatan politikasına yattı mı, elini de kaybeder, kolunu da.

Çok sürmez boynunu da kaybeder. Ne devleti kalır, ne cemaati. Ülkesini kaymakamlar, valiler yönetir. Han kapısına dönmüş yavruvatanın her köşesinden

ahlarvahlar baykuş sesi gibi acı acı yükselir.

Anavatan-Yavruvatan politikası, gelen Türk giden Türk, ölen Türk, öldüren Türk politikasını doğurmuştur. Bu politikanın altında ezilen halk sesini çıkaramaz, özgürlüğünü, bağımsızlığını, kimliğini, kişiliğini göremez olmuştur. Şairler bile Anavatan edebiyatı içinde eriyip gitme zaafına düşmüşlerdir. Dikkat edilirse “Ah, vah” sesleri hep adi suçlar, hırsızlıklar, soygunlar, kaçakcılıklar, tecavüzler, cinayetler arttıkca yükseliyor. Devlet yok olmuş, nüfus eriyip gitmiş, değişime uğramış kimse ağzını açıp “Ah–vah” etmiyor. Bir hırsızlık, bir tecavüz, bir soygun, bir cinayet olayı karşısında çıkartılan “Ah–Vah!” seslerinin güncel olaylara tepki niteliği dışında bir etkisi olamaz. Bu adi olaylar karşısında “Ah–Vah” çekeceğimize kişiliğimize, kimliğimize, özgürlüğümüze sahip çıkmalıyız.

Geçtiğimiz hafta “Anavatan–Yavruvatan, gelen Türk giden Türk” politikasıyla uyutulmuş, maaşa ve yardımlara bağlanmış halktan yine “Ah-Vah!” sesleri yükseldi. Kimin nasırına basıldı, kim öldürüldü, kaç bıçak darbesi yedi, diye günlük toplumsal dedikodu altında merağımızı gidermeye çalışırken, bir de ne görelim bir şehit kızını kaçırmışlar, tecavüz edip kaçmışlar.

Herkes işini gücünü bıraktı ‘F’ adlı şehit kızının Filiz mi, Fidan mı, Feride mi, Meliha mı, Fatma mı, Fatoş mu, Firdevs mi olduğunu öğrenmeye koyuldu. Herkesin merağı nasıl oldu, kim yaptı, nasıl yaptı?- Böyle şey olur mu?

 Olur, daha da olacak!

Böyle şey yapılır mı?

Yapılır, daha da beteri yapılacak!

Eğer kimliği, kişiliği, herşeyi elinden alınmış bir toplum durumuna düşmüşsek ve hiçbir tepki gösterememişsek, vatansever solcuları, aydınları, yazarları, öğretmenleri, sendika yöneticilerini, işçileri hain gözlerlerle görmüşsek, seçimlerde oyumuzu yanlış politikacılara vermişsek, başımıza herşey gelecektir.

Boyun eğdiğimiz, sindiğimiz sürece eriyip yok olmamız kaçınılmazdır. ‘Anavatan–Yavruvatan’ söyleminin cazibesine pek kapılmayınız. Yavru elden gitmiştir, ortada artık Ana vardır. Ana bu, döver de, sever de!

Şehit kızına tecavüz edenlere, çok şükür henüz nesli tükenmemiş olan Yargıç ne demiş: KKTC Dingo’nun Hanı değildir…

Sizin yüzünüzden bu toplum rüyasında bile görmediği suçları ve çirkinlikleri görmeye başladı… Gerçek şu ki, maalesef KKTC, Dingo’nun Hanı’ndan daha beterdir. Bu handa A’dan Z’ye her şey değişmiştir. Değişmeyen saf kalan yalnız yargıçlardır, savcılardır, avukatlardır.

Çok yakın gelecekte onlar da anavatanlaştırılacaklardır. Ve böyle gerçeği dile getiren İlker Sertbay gibi nesli nadir bulunan yargıçların yerini, ‘Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin’ diyen yargıçlar alacaktır.”

KUTLU ADALI

KUTLU ADALI KİMDİR

Kutlu Adalı, 1935 Lefkoşa doğumlu Kıbrıs Türkü bir gazeteci, devlet memuru, şair, yazar ve yayıncı. Antalya’da ilk, orta ve lise eğitimini tamamlayan Adalı, geri döndüğü Kıbrıs’ta 1950’lerden itibaren kitaplar ve dergilerde yazılar yazmaya başladı. Kendisine ait Beşparmak Yayınevi’ni 1959’da kurdu. Beşparmak adlı kültür dergisini çıkardı. Söz, Ortam, Kıbrıs Postası ve Yeni Düzen gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı. Yaşamı boyunca şiir yazdı.

DENKTAŞ’LA ÇALIŞTI, AYRILINCA MUHALEFET ETTİ

Kutlu Adalı, 1961 – 1972 yılları arasında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın özel kalem müdürlüğünü yaptı. Fakat kamu hizmetinden ayrılması ile 1985’ten sonra Denktaş’a muhalefet eden ve Kıbrıslılık kavramını öne çıkaran köşe yazıları yazmaya başladı. Kıbrıs Türk Barış Derneği ile Bağımsız ve Federal Bir Kıbrıs İçin Temas Grubu’nun kurucuları arasında yer aldı.

 

Pin It on Pinterest