İlişkilerin, gerçekliğin ve algının estetize edildiği, nitelikten çok biçimselliğin çok daha önemli bir hale geldiği günümüzde bu dönüşümdeki en büyük pay sahiplerinden biri hiç kuşkusuz ki televizyondur. Yaşamın her alanında gözlemlediğimiz bu dönüşümünün yaratıcısı olan televizyonun çeşitli evrelerden geçerek bugünkü halini aldığını söyleyebiliriz. Avrupa’da 1980’li,Türkiye’de ise 1990’lı yıllardan itibaren özel televizyon kanallarının yayın hayatına katılması ile birlikte kültür ve bilgi düzeyini artırmayı amaçlayan kanallar zaman içerisinde izlenme oranı ve reklâm gelirleri en düşük kanallar olarak geri plana itilmeye başlamıştır. Teknolojik gelişmelerin sunduğu imkânlara paralel olarak ticari kanalların sayısında, yayın ve program çeşitliliğinde meydana gelen artışlarla birlikte televizyon kanalları daha geniş ve farklı izleyici kitlelerine ulaşabilmek ve onları kendilerine bağlayabilmek amacıyla sundukları programların yapısını değiştirmişler ve bunun sonucu olarak magazin ve diziler televizyonda en fazla kullanılan program formatları haline getirilmiştir.

Arapçadan Avrupa dillerine yerleşmiş olan magazin kavramı, Arapçada “depo-mahzen” anlamına gelmekte ve bu anlamdan anlaşılacağı gibi aynı veya farklı türden malzemelerin bir arada bulunduğu mekân anlamını taşımaktadır. Magazin kültürü günlük gerçekliği estetize ve stilize ederek toplumsal algıya sunma amacı güder ve magazin programlarının en önemli ortak özelliği eğlendirici olması ve eğlendirirken kolay ve hızlı tüketilebilir bilgilendirme biçimlerini benimsemesidir. Dolayısıyla televizyon yayıncılığının gündelik yaşamın ritmi üzerinde etkili olduğunu, sosyal hayatın baskıcı temposundan bunalan bireyi görünürde rahatlatıp, gündelik sorunlardan hatta toplumsal sorunlardan dahi uzaklaştırdığını söyleyebiliriz ki zaten televizyon yayıncılığı insanları sosyal yaşamın monotonluğundan kurtarmak için onlara hoş vakit geçirme ve dinlendirme olanakları yaratmak gibi bir misyon üstlenmiştir.

Televizyonun bir diğer ve en önemli işlevi ise insanlar üzerindeki güçlü etkisi ile hem bireyi, hem de toplumsal düzeni şekillendirebilme becerisidir. Bu etkiyi filmler, diziler, yarışma programları, magazin programları, spor programları, haberler, siyasi tartışma programları gibi çeşitli programlar aracılığıyla sağlar ve insanların gündelik hayatındaki yaşama biçimi büyük ölçüde televizyon tarafından belirlenir. Öyle ki medya toplum içindeki bireylere neredeyse yeni bir kimlik verir ve bu kimliği benimsetir. Medya, insanların nasıl davranması gerektiğinden neler yapması gerektiğine kadar birçok davranış örüntüsünü ve düşünme biçimini zihinlere kişinin kendisinin dahi farkına varamayacağı bir şekilde ustaca eker. Örneğin televizyon dizilerindeki karakterler genelde birbirine benzeyen prototiplerden oluşur; dizilerde genelde benzer yaşam biçimleri ve benzer konular işlenir. Dizi karakterleri ya üst sosyal tabakadandır ya da alt sosyal tabakanın mağdur mensuplarındandır. Bu durumda ortaya iki sonuç çıkar. Dizi izleyicisi bir kişi, kendini ya üst tabakadaki kişilerle özdeşleştirip sınıf atlama hayaliyle yaşar; ya da kendini mağdur olan karakterlerle özdeşleştirip kendisinden daha kötü durumda olanların varlığından ötürü durumundan memnuniyet duymaya başlar. Bu memnuniyet hissi, otoriteye minnet duymaya ve rıza göstermeye yol açtığından bu sayede iktidar ve mevcut düzen meşrulaştırılmış olur. Dolayısıyla hakim ideoloji bu şekilde pekiştirilir. Medyanın yarattığı sanal karakterler aracılığıyla egemen güçlerin istedikleri gibi itaatkar, kaderci, hayalci, çok fazla düşünmeyen, apolitize insanlardan oluşan toplum biçimi oluşturulur ve mevcut düzenin işleyişinin rahatlıkla sürdürülebilmesi sağlanır.

Medya, egemenlerin ve siyasi erkin kitle üzerinde kullandığı bir iletişim ve bir propaganda aracıdır. Hakim ideoloji toplumun damarlarına medya aracılığıyla zerk edilir; çünkü değişmez bir kural olarak güç odağı neredeyse medya orada yerini alır.

Medya kültür endüstrisinin aynı zamanda kişileri kahramanlaştırma gibi bir işlevi de vardır. Televizyon dünyası, bugün adı dahi hatırlanmayan kahramanlar yaratmış, taa ki kahramanların kullanım değeri düşene kadar onların etinden ve sütünden faydalanmıştır. Bunun nedeni hiç kuşkusuz bu endüstride insanın ticari değeri olan bir model olarak görülmesidir.

Televizyonun evrimleşme sürecinde medya, insanların aralarındaki farklılıkları göz ardı ederek kitlelere yeni bir kültürün top yekûn yukarıdan aktarılması projesine dayalı bir yayıncılık anlayışıyla hareket ederek, kamuoyu oluşturmada ve yönlendirmede etkin bir rol üstlenmiştir. Bu nedenle televizyon, iş dışı dünyanın fethine ve onu ele geçirmeye yönelir; insanların serbest zamanını büyük bir pazar olarak görür. Yalnızca anlık, doyumsal isteklerini karşılamak için yapay zevkler üretir, ne ki insanlar televizyon izlerken eğlendiğini, hoş vakit geçirdiğini, zihnini boşalttığını düşünse de aslında zihni üzerinde bir tahakkümün kurulduğunun farkına dahi varamaz.

Televizyon, pratik anlamda modern dünyanın çıkmazdaki bireyinin avutucusudur. İnsanlar televizyonu çoğunlukla içinde yaşanılan çağın katı koşullarından kaynaklanan problemlerden bir kurtuluş yolu olarak görürler. Aslında bu kurtuluş sanılan yol kişilerin kendine yabancılaşmasına ve giderek daha da yalnızlaşmasına yol açar. Televizyonla birlikte gündeme gelen yeni toplumsal yapı ise ne yazık ki insanlığın geleceği açısından ürkütücü nitelikler taşımaktadır…

 

Funda Kocatürk

 

Yazar Hakkında

İlgili Yazılar