İnsani her tür ölçeğin uzağında sadece kâr odaklı ve tüm insani değerleri tüketen bir şekilde yürütülen kentsel dönüşüm politikaları ne doğal çevrenin ne de insani değerlerin sürdürülebilirliğini gözetmekte… Giderek kentleşen dünyanın hızlı betonlaşmaya yazgılı süreci kapitalist döngünün önemli bir aktörü olarak işlev görüyor. Zenginleşme görüntüsü olarak sunulan dev yapılaşma aslında insanın, “insan yaratımı olmayan” doğal ortamını giderek yoksullaştırıyor. İnsani yaşamın temeli olan bu doğal ortamın yıpranması ile gelecek kuşaklar daha yoksul bir doğal ortama mahkûm ediliyor. Bugünkü kuşağın gelecek kuşakların hakkını bu şekilde gasp etmesi, günümüz çevre hukuku çalışmalarında en çok irdelenen konuyu oluşturmakta. Doğa sadece insanoğlu için değil, bizatihi kendi varoluşu için de önemli bir oluşum. Aşırı kentleşen dünyanın, tüm doğal yapısal dengeleri insan lehine bozulmakta ve diğer canlılar bu sürece kurban edilmekte, nesilleri tükenmekte, doğal canlılıkları bozulmakta ve yoksullaşmaktalar. Doğanın bu şekilde katli, sadece doğanın yitirilmesi ile sonuçlanmamakta, buna ilaveten kent pratiğinde var olan özgürlükçü, siyasal, dayanışmacı ortak yaşam anlamından tamamen uzaklaşmış beton adaları oluşturulmakta; bu beton yığınlarına kent denilmektedir. Oysa tarihsel süreçte kent, aynı zamanda politik insanın ortaya çıkışını da simgeler. Bugün var olan anakentler ise insani yaratımın tüm özgün ve zenginleştirici davranışsal kökenlerinin uzağında kurulmakta.

 

Kentler, insanın hayatını düzenlemek üzere meydana getirdiği en önemli, en büyük fiziki ürün ve insan hayatını çevreleyen yapılardır. İnsanlar, insan olmayan varlıkların davranış ve yeteneklerinden çok farklı olan örgütlenme kapasiteleri sayesinde, kendileri için yeni bir doğal yaşam alanı olan kenti yaratırlar. Bu yapıya biçim veren tercihler ise, toplumların, inanç ve düşüncelerinden hareket ederek belirlenir. İnsanın doğaya yaptığı en önemli müdahalelerden biri olarak kent, bugünün insanının geleceğe bıraktığı bir kitap gibidir. Onun mimari detaylarında insanın tercihleri, öncelikleri, değerleri geleceğe miras olarak aktarılır. Peki, günümüz kentleşme anlayışının bırakacağı mirasın temel görünümü nasıl olacaktır? Kuşkusuz devasa beton yığınları ve yollar için betonlaştırılmış tüm alanlar, günümüz değerlerinin açığa çıkışıdır; günümüz tercih ve öncelikleridir.

 

Ülkemiz edebiyatında, çevre duyarlığını kentsel gelişim ile doğrudan bağlantılandırarak irdeleyen çalışmalardan biri olan Tahsin Yücel tarafından kaleme alınan, “Gökdelen” isimli romanı okumanızı öneririm. Yazar, günümüz siyasetinde gündelik alana girmiş olan kent dokusunu doğadan yalıtarak betonlaştırma ve bu bağlamda da hukuk kavramı ile oynamayı, çok çarpıcı biçimde, bugün yaşandığı şekliyle tanımlamıştır. Bu öngörünün odak noktasını, İstanbul’u Newyork’laştırma, hatta onu geçme ideali bulunan bir “İnşaatçı Temel” figürünün, iktidarla işbirliği sonunda “hukukun özelleştirilmesi” hamlesi oluşturmaktadır. “Gökdelen kralı –Newyork’ lu Temel’in- 5-6 yıllık bir sürede İstanbul’u korkunç bir phallus ormanına dönüştüren Karadeniz uşağının amacını, yazar şöyle tanımlar: “Biraz üçkâğıtçı, herkes kadar. Fazla olarak bir ülküsü var: İstanbul’u yüzde yüz çağdaş, yüzde yüz ruhsuz bir kente dönüştürmek. Esin kaynağı Newyork’dan bile daha tutarlı, daha düzgün daha işlevsel bir kent yapmak ister… Tüm gökdelenler birbirinin aynı olacak, aynı çizime göre, aynı yükseklikte, aynı genişlikte. Yalnızca renkleri ve numaraları değişik olacak. Bir de ortalıkta ne ağaç, ne çiçek. Birbirlerinden uzaklıkları da aynı olacak. Her birinin yüksekliği 550 metre olduğuna göre de, kent derlenip toparlanacak ister istemez, zaman ve yakıt tüketimi en aza inecek.” Ve romanda çizilen 2073’ün Türkiye’sinde bu gökdelenler kentinde mekikle dolaşanlar kadar, o denli yükseklikten görünmeyen, sistemin ürettiği yoksullar vardır. Romanın sonunda; sürü halinde kent çeperinde yaşayan bu adamlar kente dönmeye ve saldırmaya karar verirler.

 

Bugün hemen hemen tüm anakentlerde artan bir lüks konut üretimine rastlamakta ve lüks yapı adacıkları görmekteyiz. Yaşam kalitesi kavramını sadece lüks ile karşılamaya odaklanmış bu politika; konsept yapılar yoluyla kentliye yalıtılmış bir üst yaşam(!) alternatifleri sunma çabası içinde. Akıllı binalar, güvenlik kameraları, özel güvenlik görevlileri, yanı sıra havuz, fitness merkezi vb… Sözüm ona en iyi koşullarda oluşturulmuş bir “kentsel çevre ve plastik yeşil bir kent alanı”.

 

Giderek, doğayla bütünleşmiş tohum, su ilişkisi içinde yetişen yeşillikler yok olmakta, yeşil alan başka bir noktada hazırlanmış yeşil halıların ve çiçeklerin, güzel görünmesi istenen bir zemine yerleştirilmesinden ibaret. Ve özel mekânlarına kapanan insanlar giderek daha sessiz, kolektif bilinçten uzak, yaşayan değil yalnızca izleyen bireyler haline dönüşmekte.

 

Funda Kocatürk