Bir köpek caddede duruyor. Kimseye zararı yok. İki kişi geliyor ve geçerken biri köpeği tekmeliyor. Köpek muhatap almıyor serseriyi, acısını içine gömüp kaçıyor.

Şikayet üzerine tespit ediliyor serseri ve serserinin arkadaşı.

Tespit ediliyor ki saldırgan tam bir suç makinesi. Bela arıyor yani. Kendi türünden birine bulaşacağına gidip korunmasız bir köpeğin üzerine kusuyor iç pisliğini.

Doğru tepkiler verildi, köpeğe saldıran bu toplum safrasına.

Ama bazıları öfkesinin haklılığından olacak; işin boyutunu farklı noktaya taşıdı.

Gözleri ateşlenmiş halde sordu; O caddede duran insan olsaydı tekme atabilir miydi o serseri?

Bu soruya yanıtım net. Yapardı. Kuşkusuz aciz durumdaki köpeğe yaptığı kadar hoyratça ve ağır olmasa da tartaklardı insanı da.

Adam serseri mayın; sözlü uyarıyla dizginlenmesi mümkün olmayan bir hasta. Bilinci dumura uğramış bir hastanın sağı solu, arkası önü, kime çatacağı, nerede çatacağı belli olmaz.

Sözle iyileşmesi mümkün olmayanlar grubuna dahil bir tür adam.

Sık sık gerçekleşen bir başka vaka;

Adam karısını dövüyor; dövmekle yetinmiyor, bıçakla yaralıyor.

Bir kadına; giyim şeklini beğenmediğini bahane eden zorba öldüresiye yumruk atıyor.

Doğaldır ki bu olay karşısında insanların  öfkeden beyin damarları tıkanıyor.

Öfkesi aklını esir alan insan diyor ki;

“Karşısındaki erkek olsaydı saldırabilir miydi ona katil herif ?”

Erkeği bıçaklamazdı/ dövmezdi demek zor. Bıçaklardı, döverdi de. Öfke duyduğu kim olursa olsun döverdi ya da kurşun yağmuruna tutardı. Kuşkusuz aciz durumdaki kadına ya da çocuğa yapacağı işkence kadar ağır, hoyrat olmasa da işkence ederek katlederdi erkeği de.

Toplum safrasıdır bu adamlar. Bilendiğini katletmek için kodlanmış halde dolaşıyorlar sokaklarda.

Zorbanın “güçlü görünene dokunamayacağına” ilişkin, bakış açısı haklı bir öfkenin yansısı ama gerçekliğin tam ifadesi değil.

Hükümet “kafası esmiş” ve karar vermiş “başkanın” istencini uygulamaya sokuyor. Binlerce insan zarar görüyor bu karardan. İtiraz eden çıkınca; ideolojik yükleniminin kendine kazandırdığı hınçla öfkeyle “acımayın vurun” diyor. Başka kapıya diyor siyasi krizden mağdur olan yurttaşa.

Yargıç, iktidarın  ağzına bakarak karar veriyor; siyasi ve toplumsal baskıdan etkilenerek yargıladığı yurttaşı, toplumsal varlık olduğunu düşünmeksizin “ zindana atma” kararı veriyor.

Polis hınçla vuruyor miting yapan insanlara.

Mitinge katılıp darbe yiyen biri diyor ki “Türk olsaydım” saldırmazdı polis bana.

Devlete işi düşen yurttaşın önüne barikat örüyor, zorluk çıkarıyor; taş söktürüyor bürokrat. Psikolojik ve maddi hasar veriyor yurttaşa.

Tüm bu haksızlıklara uğramış bazı  yurttaşlar haklı öfkesini zayıflatıcı şekilde diyor ki etnik kimliğimden ötürüdür bana yapılan uygulama. Türk olsam devletin gadrine uğramazdım.

“Ne kadarı yerel bürokrasinin içgüdüsel nefretiydi, ne kadarı TC devletinin azınlıklar politikasını belirleyen derin mihrakların eseriydi, kesin bilmek mümkün değil. Fakat tüm belirtiler, şaşmaz bir şekilde, ikinci ihtimale işaret ediyor. Nişanyan Evleri’ni ölümcül bir nefretle yok etmeye çalışırlarken Matematik Köyü’ne dokunmamalarının sebebi de, sanmam ki Ali’nin benden birazcık daha diplomatik bir yol izlemesi olsun. Soyadında “yan” olsaydı görürdük olanları.” Diyor Sevan Nişanyan[1]

Sanki “yasa dışı” bir pratiği gerçekleştirdiğinde kişinin etnik kimliğine göre gard alıyor devlet. Sanki Türk olanın kayrılması gerçekleşiyor. Sanki yalnızca farklı etnik kimliğe sahip kişi baskı görüyor. Sanki farklı etnik kimliğe sahip yurttaş, yasal yaptırımın aşırısına muhatap oluyor intibaını güçlendiriyor bu tür yaklaşım, cürmü kadar.

Bu anlamda, bu bakış açısıyla olaylara yaklaşmanın haksız yanı yok;  zararı da yok. Zararı yok ama bir sakıncası da var. Toplumsal meselelerin gerçek nedenini atlayarak yalnızca sizi ilgilendiren kısmıyla uğraşırsanız o sorunun her zaman tekrar etmesini önleyecek tedbirlerden de uzaklaşmak mümkün.

Genel durumu ve maddi olgulara nesnel yaklaşımı atlayarak, öznel durumu öne çıkarma ve olgunun “özel” algılanış kolaycılığına  sığınma pratiği; insanın “zorluktan” kaçış için “bahane” icat etmesidir. İnsan genellikle bahaneye sığınır. Bahane; sorunların çözümünde aklın karşı karşıya kaldığı zorluk karşısında aciz kalan insanın uydurduğu yalandır.

Diğer bir yanıyla insanın başvurduğu bahane; kendi pratiğini anlamlandırarak varlığını önemsemesini sağlama çabasının da aracıdır.

Bir meselinin genele şamil bir durum olduğunu atlarsanız; Toplum içerisinde bir durumun belli insanlara karşı uygulanıldığını söylerseniz; asıl meseleyi ve dolayısıyla meselenin gerçekçi ve kökten çözümünü gözden kaçırırsınız.

Kapitalist bir toplumda genel durum nedir? Tüm bireysel ve grupsal hastalıkların yer aldığı toplumda çürüme söz konusudur ve öznel yaklaşımla tekil meseleye bakan bu durumu göremez.  Dolayısıyla, bugün ortaya çıkan tekil  mesele “özel” şekilde halledilir ama yarın yine aynı şey yeniden ortaya çıkar ya da başka bir grup için başka bir biçime bürünerek gerçekleşir.

Özgürlük isteyen herkese; etnik kimliğine dini vasfına bakmadan vurur devlet.

İnsanca yaşam için kullanılması gerekli haklarının kısıtlanmasına karşı mücadele veren insanları, etnik ve cinsel kimliğine bakmadan hasım ilan eder devlet.

Hiç bir konuda eşitlikçi olmayan devlet;  zor kullanım konusunda hemen hemen eşitlikçi kesilir.

Çünkü halkın hizmetinde olması gerektiğinden uzak yapılanmış devleti biçimlendiren kapitalist sistemin toplumsal ilişkilerin düzenlenmesine ilişkin zihniyeti bozuktur. Bu  durum aynı zamanda bir  toplumsal hastalığın var olduğunun alametidir.

Devlet safraya dönüşmüş.

Toplumun ürettiği safra olarak devlet; toplumun hemen hemen çoğunluğuna zarar veriyor.

Bu noktada bilinmesi gereken ama öfkeyle unutulan ya da görmezden gelmeyi avantaj sayma nedeniyle üzerinden atlanan gerçek ne?

İnsanı safra yapan da toplumdur, devleti safra yapan da toplumdur.

Genelde devlet ve özelde insan toplumun aynası. Devletin vasfı toplumun vasfını yansıtıyor.

Toplumun safrası devlet ve insan, giderek toplumu içten çürütüyor; iç zehri oluyor.

Ne yoldan ve ne biçimde olursa olsun toplumun canavar kıldığı devlet ve insan, aynı zamanda toplumun altını oyuyor. Toplum yarattığı devletin/ insanın tehdidi altında varlığını sürdürüyor.

Her canlı gibi devlette bir canlı organizmanın özelliklerine haiz. Tıpkı insan gibi devletin de sağlıklısı var hasta olanı var.

Hastalık da tek değil. Hastalığın ölümcülü var, süründüreni var, ayakta tedavi edilebilir olanı var.

Hangi normda olursa olsun, kapitalist devlet hasta bir organizmaya dönüşmüş durumda. Ama hastalığın en çekilmez olanına yakalanmış devlet; ölümcül hasta.

Ölümcül hastalığa tutulmuş devlet; ölüm sürecine girince daha saldırganlaşıyor, kendini biçimlendiren topluma diş gösteriyor. İç çürüme ve çatışma toplumun tüm katmalarını sarıyor. İnsanları eziyor ölümcül hasta. Varlığına kul olan insanlara dahi acımasız. Kral öldü yaşasın kral diyenlere dahi toleransı yok. Kendine güvensiz çünkü. Hiçbir toplumsal gruba, sınıfa güvenmiyor devlet;  Hizmetinde olduğu sınıfa, gruba dahi kuşkuyla yaklaşıyor. Herkesi, her grubu ölümünü isteyen mirasçı  sayıyor. Kendine ya da kendi organlarına bile hasım.  Ölümünün kesin oluşu, fıtratına ait krizlere girmesine neden oluyor.

İflah olmaz bir halde hastalığın pençesinde kriz yaşarken  toplumun çoğunluğuna saldırıyor.

İstisnasız, ayrımsız herkesin, hasta toplumun ürettiği safranın tecavüzüne uğrama olasılığı artıyor.

Ancak toplum, safrayı atamaktan imtina ediyor ya da hastalıktan haz alıyor ya da yüklendiği zihniyet, safrasıyla mücadele etmek noktasında  güçsüz kılıyor onu.

Safrasından kurtulma niyeti ve takati  olmayan toplum ağıt yakmaya mahkum oluyor.

Ne yapılmalı peki?

Sözün bir yararı olmaz ki edelim tekdir.

Ölümcül hastalığa tutulan insana ve kuruma ne yapmak gerekirse onun yapmak gerek.

Tıbbi operasyon şart.

BABÜR PINAR

 

[1] Sevan Nişanyan) / 1 Ağustos.2017 tarihli Facebook mesajı

Pin It on Pinterest