Zaman kahredici bir hızla ilerliyor.

Çağdışı ve baskıcı yönetim modern hayat tarzına müdahale etmeyeceği taahhütlerinden, tahammül gösterme çizgisine “ilerledi”. Artık tahammül gösterilmeyeceğinin ilk işareti fitili ateşleyecek ve kızılca kıyamet kopacak. Ya da toplum teslim alınacak.

Zaman acımasızca işliyor. İstibdadı kanıksata kanıksata tahkim etmeye devam edecekler.

Referandumun ardından CHP, tam kanunsuzluğun sahibinden kanunu uygulamasını talep ederken ve diğer hukuk yollarının tümünü tüketeceğini söylerken istibdada karşı olanların enerjisini neredeyse tüketecek kadar absorbe etti, hiç istemese de bunu başardı. Kötü niyetli olmadıkları ortadadır ama cehenneme giden yolun ne ile döşeli olduğunu da herkes biliyor.

Zaman aleyhte işliyor. Solun bir kesimi olabildiğince çok koşturuyor, çok konuşuyor, çok yazıyor: fırtına öncesi sessizliğe isyan ediyor ama ne fayda. Böylece fırtınanın kendisi değil öncesindeki sessizlik enerjiyi ve kadroları çarçur etmiş oluyor. Geri kalanlar ise kendi gerçekliği ile kapıyı çalan felaket arasındaki uyumu arıyor ve bulabildiğini düşündüğü oranda dile getiriyor. Ülke büyük bir çatışmaya doğru hızla giderken bilinç yenileniyor. Halkçılık, cephe bildirimleri bu bilincin ifadeleri olarak yeniden şekilleniyor, dilendiriliyor. Gerçeklik doğru tarif edilse bile, tarif edenin nesnelliğine denk olmadıkça sessizlikle geçiştirilmek zorunda kalıyor.

İktisadi krizler sırasında egemen ideolojinin içine düştüğü belirsizliğin bir benzerini, bugün içinde bulunduğumuz rejim krizi karşısında sol dâhil tüm muhalefetin yaşadığını söylersek çok mu abartmış oluruz? Ülkenin bir parti devletine dönüştürülmesine karşı olan tüm siyasi aktör ve yığınlar solun toprağına doğru -belki küçük de olsa bir kısmı solun bayrağı altına- ilerlerken sol ne yapıyor? Her ne yapıyorsa hayati öneme sahiptir. Çünkü sessizlik halinde yenilgi yaşamak için bile fırsat kaçırılmış olacak ve yılgınlık en baştan sürece damgasını vuracak.

Geniş yığınları kapsamak adına sosyalizmi bulandırmak tarih bilincinden yoksun olanların kaçınılmaz yazgısı olabilir. Ya da sosyalizm bayrağını bir an bile elden düşürmeden istibdada karşı tüm demokrasi güçleri ile ister istemez ortaklaşılan bir direniş örgütlemeye girişilecek: bunun adı dün de cephe’ydi.

Her geçen gün karanlığın tahribatı biraz daha büyüyor. Ve bu dönemde usdışılık hiç olmadığımız kadar umutlu olmamız gerektiğini vaaz ediyor. Neyin umudu? Toplumun yarısı referandumda hayır demiş. Aynı oy pusulasında yer almaktan hicap duyan kesimlerin istibdada karşı birleşik bir güç oluşturduğu ileri sürülürken, başka bir ülkede yaşadığınızı düşünebilirsiniz. Ama burası Türkiye… Haziran kalkışması günlerinde Nabi Avcı’nın sözlerini anımsamayan var mı: “Muhalefetin senelerce uğraşsa da başaramayacağı bir şeyi… başardık ve… bir birinden çok farklı kesimleri… bir birleriyle buluşturduk”. İşte, umutlanılacak, uzak tek olasılık: Hükümetin benzer bir “başarı” hikâyesi daha yazması.

Umut, somut adımlar gereksiniyor, bu somut adımlar yok ise belirtilmeli ki sadece tarihin yönünün ileriye olduğu bilgisi dışında başkaca bir umut kaynağımız yoktur. Ve kaldı ki bu da az şey değildir.

Başkanlık sistemi belki de imparatorluk bakiyesi bir cumhuriyetin emperyal arzularının siyasi ve idari altyapısını hazırlamak için düşünülmüştür ama günümüzde haziran kalkışmasının tekrarına set çekmenin en güçlü aygıtı konumundadır. Egemenler dersini bu kadar iyi çalışmış, ev ödevini hakkıyla yapmışken, sol altında ezildiği muazzam enerjinin, tekil muhasebe girişimleri ayrı tutulursa, varlığını yok saymaya devam ediyor.

Sol açısından haziran kalkışmasının örgütsüz ve önderlikten yoksun, kendiliğinden niteliği defalarca dile getirildi. Düşünsel hazırlığın olmadığı da söylendi…

Tüm ülke “her yer Taksim her yer direniş” sloganıyla ayağa kalktığında, 2013 Haziranında gördük ki Türkiye’de sosyalizmin rahminin devrimci demokrasi olma olasılığı yüksektir. Ancak bu rahimden sadece sosyalizmin ya da kaçınılmaz olarak sosyalizmin doğacağını öngörmek felaket olacaktır. Bugün bu koşulların bütünüyle olmasa da büyük oranda değiştiğini, sosyalizmin kendi özgün rahminden doğabilme olasılığının da ortaya çıktığını söyleyebiliriz. Bu olasılık, sosyalistlere, deyim yerindeyse olabildiğince sosyalist, olabildiğince sosyalizm olmayı dayatıyor.

Bu konuya ilişkin vurgular, bugün nesnellik, istibdada karşı demokrat, halkçı mücadelenin bayrağını yükseltme çizgisine tüm solu çekerken çok daha anlam kazanmakta ve yakıcı bir hal almaktadır. Sanki ilahi bir el toplumsal düzlemi eğmiş, Türkiye solunu ekonomi-politiğin, toplumsal nesnelliğin tornasına sokmuştur. Örgüt, devrim, sosyalist toplum gibi konularda bugün için pratik karşılığı olmayan tartışmalardan bütüncül ve nesnellikle örtüşen devrimci bir mücadele anlayışına yöneliş yaygınlık kazanmıştır. Yukarıda vurgulamıştım bir kez daha yinelemekte fayda var, toplumun modern hayat tarzından yana olan siyasi aktör ve yığınları ya teslim olacak ya da solun işgal ettiği topraklara hızla ilerleyecektir. Sol programatik ve örgütsel varlığını koruyarak onlarla birlikte demokrasi mücadelesi verebilir ve bunu yaparken asıl hedefine çok daha yoğunlaşmak zorundadır.

Sol, politik önderlik ve siyasal mücadele anlayışı konularında kronik bir gerilim yaşıyor; toplum nezdinde marjinal görünümünden kurtulmayı başaramadıkça tutum ve önerilerini daha da makul kılmaya, bu yetmezmiş gibi bir de kendini, politikalarının akla uygun olduğuna dair toplumun geniş kesimlerini ikna etmeye zorluyor. Bu koşullar artık geride kalmıştır. Belki, bu krizden, ideolojik belirsizlikten kendini koruyanlar zaferle çıkacaktır denilemez ama; zafere ulaşacak olanların mutlaka ideolojik belirsizliğe set çekmeyi başarmış olanlar arasından çıkacağını gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz.

Haziran kalkışmasının örgütsüz olması, önderlikten yoksun olması, önderlik iddiasında olanların düşünsel ve pratik hazırlıktan yoksun olması aynı zamanda şu acı anlamı da içermektedir: halk, örgütleri fersah fersah geride bırakmıştır. Gerçi, bu geride kalış siyasi mücadeleyi paydos etme anlamı içermemektedir. Canla başla elinden gelenden de fazlasını yapmaya çalışan sol yine de yeni ve duruma özgü hiçbir şey yapamamıştır. Örneğin günlük gazeteler, klasik sol gazetecilik yapmayı bir kenara bırakıp kalkışmanın kitle iletişim araçlarına çevrilemez miydi? Ya da Starbucks ve NTV protestolarının bir benzeri, orantısız güç kullanan ve aslında temel görevi halkın demokratik protestosunu yaparken can güvenliğini sağlamak olan kolluk kuvvetlerinin merkezlerine yönelemez miydi? Soru ve öneriler çoğaltılabilir. Bu muhasebeyi en geniş anlamda yapması gerekenler önderlik iddiasına sahip olanlar değil midir? Yanlış yolda gitmek her faninin başına gelebilir, yanlışı açığa çıkarıp gerçeklerle yüzleşmek, gerçek bir örgüt ve önderlik kurabilmenin hala en akla uygun yolu olarak görünmektedir.

Yönetilmesi olanaksız bir kitlesellik ve kalkışmanın içinde, egemenlerin meşruiyeti kardan adam gibi erirken, iktidar ikiliğini dayatacak bir yola girmeyi aklından bile geçirmemiş olmak, yani halkın kendi iktidar organlarına dönüşebilecek oluşumlar için çağrı yapmamış olmak nasıl açıklanabilir? Devrim, devirmek ve paramparça etmekten ibaret bir etkinlikler bütünü müdür? Parçalanmış bir devletin hangi parçası hangi müzede görülebilir. Marx’ın, devletin doğa tarafından üretilmemiş olduğuna ilişkin vurgusu, toplumsal bir ürün olduğuna işaret etmesi ne anlama gelmektedir? Mevcut ilişkilerin yanı sıra onun yerine aday ilişkiler örgütlenmedikçe o, mevcudiyetini sürdürür, asla tam anlamıyla çözülmez; bir okulu, bir devleti ancak onun alternatifi ilişki ağının derinlik kazanması çözer. Kör yıkıcılık, okulu değil binasını yıkabilir, herkes emin olsun daha sağlamı yeniden inşa edilebilir.

Haziran kalkışması, birçok şeyin yanı sıra materyalizme sırtını dönmüş olanların ideoloji tanımını da güncellemiş olmalıdır; fikirsel ifadeler pratiğin tutsağıdır, gölgesidir. Ortak düşmana karşı bozkurt işareti yapanla Kürt bayrağı sallayan el ele tutuşabildiği andan itibaren CHP Mansur Yavaş’ı ve Ekmeleddin İhsanoğlu’nu aday gösterebilmiş ve destekleyebilmiştir. İdeolojiler kol kola girip halay çekiyor değildir; insanlar bir araya gelip halay çekebildikleri için ideolojiler birbirine eklemlenebilmektedir.

Durup düşünelim, olağanüstü hal ile geçici bir istibdat kuruldu, referandumla kalıcı bir istibdat tüm yasallığını kuşandı, sol haziran kalkışmasında halkın gerisinde kaldı ve silindi, referandum sürecinde silinmiş olduğunu teyit etti.

Geçmiş olsun. Olan olmuş.

Şimdi, olan olmuş deyip kenara çekilme zamanı mı yoksa tarihle yüzleşme zamanı mı?

Öyleyse, şimdi yüksek sesle soralım: Sol neden başarısız? Neyi, nasıl yaparsa başarılı olur? Bu, bugünün acil sorularının en başındadır.

Ve ne yazık ki zaman uçup gidiyor. Tarih yanıt vermeye hazır olmamızı beklemeyecektir.

 

İRFAN ORAL

23 ağustos çarşamba