13 Mayıs 2014 yılında Soma’da gerçekleşen maden katliamı sonrası; AKP Hükümetinin ilgili Bakanlarının, gerekirse “madenleri kapatırız” blöfüne karşı işçiler; “Hayır madenlerin kapatılmasını istemiyoruz; maden ocaklarında çalışma koşulları iyileştirilsin, can güvenliği sağlansın biz ocağa girer, çalışırız” dediler.

Aradan yıllar geçti. Daha da yıllar geçecek.

Bırakın çalışma koşullarının iyileştirilmesini; katliamın üzerine toprak örtmek için çıkarılan yasalar; madencilerin çalışma koşullarının “kötü“ durumunun sürmesi için gerekçe yapıldı maden ocağı sahiplerince.

Her katliam sonrası olduğu gibi ilgili bakanlar ve Başbakan, yaşamlarını yitirenlerin tazminatlarını güvenceye alacak düzenlemeler yapılması talimatını verdiler. Verilen sözler doğrultusunda bir iki cila yaptı işkolundaki görevli bürokratlar.

Bu tavrın; katlettiği yoksulun evine yemek gönderen zorbanın (efendinin) tavrından farkı yoktu.

Öleni getirmeyecek, kalanların ağızlarını tatlandıracak girişimle öfkeyi dindirme tavrıydı bu.

İnsanlara zaten hakları olan şeyi vermeği; Bir bağışlama ve lütuf gibi sunan “arsız efendi” tavrıydı bu.

Çaresiz olduğu kanısında olan halk; efendilerin öldürdüğü insanın cenazesine sahip çıkma tavrını “iyilik” olarak kutsadı, insanlık tarihi boyunca.

Halkın toplumsal olaylara, bu yanılsamalı bilince sahip yaklaşımını perçinledi siyasi iktidar.

 

İşçi için İşşizlik yaşarken ölmek demektir

Karaman/Ermenek maden ocağındaki katliam söndürülen konuyu harladı yeniden.

Ermenek katliamı da, madenlerde ”eski tas eski hamam” pratiğinin ve zihniyetinin zerre değişmediğini belgeledi.

Hükümetin ilgili Bakanları; “ gerekirse madenleri kapatırız” sözlerini yineledi.

Aynı yanıtı verdi işçiler yeniden;

“Hayır madenlerin kapatılmasını istemiyoruz; Maden ocaklarında çalışma koşulları iyileştirilsin, can güvenliği sağlansın biz ocağa girer, çalışırız.”

Madenlerin kapatılması fikri, bir maden işçisinin en son duymak isteyeceği cümleydi çünkü.

Maden ocaklarının kapatılması bir madenci için geçici olsa da işsizlik demektir.

İşsizlik ise bir işçi için yaşamını sürdürebilme durumunu tanımlayan gerçekliğin sona ermesidir. İşsizlik bir işçinin, işçi olmasının müsebbibi olan yaşamsal eyleminin sonlandırılmasıdır.

İşsizlik, işgücünü kullanarak varoluş durumunun karşıtlığıdır.

İnsanın yaşamsal ihtiyaçlarını gidermesi için işgücünü kullanarak üretim sürecine dahil olması gerekliliktir.

Kapitalist üretim ilişkilerini egemen olduğu toplumlarda, işçinin, zor koşullarda “çalışmama özgürlüğü” vardır. Ancak çalışmama özgürlüğü, yani işsiz kalma hali; yaşamsal ihtiyaçlarını giderememe; barınma, beslenme, giyinme olanaklarından mahrum kalma ve buna bağlı olarak toplumsal itibarını yitirme pratiğine mahkum olmaktır. Bu durum, insanın, yoksulluk koşullarından dahi yoksun kalması demektir.

Çalışmama tercihi; yaşamsal faaliyeti sürdürme araçlarından yoksun kalmanın önünü açtığı anlamda, yaşamsal korkusu insanın bu tercihten uzak durmasının müsebbibi oldu.

Dolayısıyla işsizlik; insanın “her koşulda çalışmayı kabul etmesini” sağladı.

Köleler, yalnızca karın tokluğuna, efendilerinin buyurduğu her görevi gerçekleştirirlerken; Efendinin istenci dışında bir pratiğe yöneldiklerinde; kamçı kölelerin sırtında patladı.

Köleliğin eski biçimiyle sürdürme ihtiyacını ortadan kaldıran kapitalist üretim ilişkileri içerisinde köle özgürleşti. Efendinin buyruğunu doğrudan gerçekleştirme yükümlülüğü olmadığı anlamda özgürleşen emekçi; toplumsal sistemin unsuru olarak payına düşen konum nedeniyle “özgürlüğünü” feda etmeği kabullendi.

Bağlılık biçim değiştirdi. Kölenin efendiye doğrudan bağlılığı yerine, toplumsal sisteme bağlılık ikame edildi. Kapitalist sisteme bağlı olan işçi, sistemin egemen olma koşullarını yarattığı efendiye “dolaylı” yoldan bağlandı. “Özgür olma” durumu; toplumsal sistem içerisindeki konumu ile yadsınan işçi; “özgür köle” vasfı edindi.

Kapitalist üretim ilişkileri; efendiyle köle arasında gerçekleşen yeni bir pratik /durum üzerinden tanımlandı. Çalışıp çalışmama tercihinde “özgür” olan insan; çalışmadığı andan itibaren köleye verilen bir dilim ekmekten ve harabe barınaktan dahi mahrum kalma noktasında konumlandı.

Kapitalist rejimde İşsiz kalmak; aç kalmakla ve yaşamsal ilişkiden yoksun kalmak eş değerdi.

İktisadi ilişkilerin karşı karşıya bıraktığı pratik olarak İşsizlik, işçiyi terbiye eden, sömürü sisteminin parçası olmasını dayatan kamçı oldu.

Kapitalist sistemde insan ancak özgür köle olarak üretim sürecinde konumlandığı ölçüde “değer edinebildi.

İktisadi zor araçları tarafından terbiye edilen insan; çalışmama ya da iş seçme tercihini; aç kalma tehdidi altında kullanabildiği kadar “özgür” kalabildi. “Özgür köle” olarak üretim sürecinde konumlandığı ölçüde “değer edinebilen insanın; toplumsal yaşamın getirisi olan öteki değerlere ilişkin tutumu da, sistem içerisindeki konumlanışına bağlı kalarak biçimlendi.

Tüm kapitalist ülkelerde bu durum, işçinin çalışma prensibini/ yasasını belirleyici esas güç oldu.

Din kurucularının / sürdürücülerinin, “insanı severim yaratandan ötürü” söylemi bu gerçeklik karşısında söndü.

İnsanların Allah inancını kullanarak siyasi iktidara oturan siyasi güçler / partiler, halkın çoğunluğunun desteğini, “dini ilke ve yargıları kullanarak” arkasına almasına karşın; işçiye, kapitalist sistemin atfettiği değerin üzerinde bir değer vermeyerek; Tanrının kulu olmanın kendilerine getireceği değeri alamama nedeniyle hüsran olan işçileri yüreğinden vurdu.

İşsizlik korkusu, boyun eğmenin itkisi oldu.

“Kapitalistlerin” kar hırslarının eylemlerine yön verdiğini kavrayacak bilince sahip olmamaları da işçilerin korkularını artırdı. Kapitalistin, maden ocaklarını, kar getirmediği zaman işçinin gözünün yaşına bakmadan kapatacağını; ancak kar getirecek madeni kapatmayacağını ve bu nedenle üretim gücüne muhtaç olduğu gerçeğini, işçiler yaşam savaşı içerisinde kavradılar.

Kapitalistin bir işyerini kapatmasının, tamamıyla kar edip etmeyeceği ile ilgili bir durum olduğunu kavramama  durumu;  korkuların daha da çoğalmasını sağladı.

Zaten bu nedenle, daha Soma katliamının açtığı yara kanarken, işçiler yine, her biri bir sefalet yeri olan maden ocaklarına; kendilerini bekleyen ölüm tuzaklarına girdiler.

Çoğu insan için anlaşılmaz, izah edilemez bir durumdu bu.

 

Emekçinin halini emekçi hisseder ; efendi değil.

Aç kalmamak için emeğinden başka kullanacak bir serveti olmayan insan ancak işsiz kalmanın anlamının ne olduğunu bilir.

Bir emekçi için işsizlik en büyük hasımdır.

Emekçiyi çalışmaya zorlayan; İşsiz kalmanın sonuçlarıdır.

Ölüm tuzaklarına karşın işçinin maden ocağına girmesinin nedeni, herkesin kavrayacağı kadar basittir.

Tencerede çorba kaynamayacak. Çocuğun şeker isteği karşısında için acıyacak.

Soma katliamı durduramadı maden ocağına yeniden girişi. Yüreğinde arkadaşların acısını hisseden işçiler belki de aynı kaderi paylaşacaklarını bile bile yürüdüler üstüne korkunun.

Soma katliamı; madencilerinin yaşamlarına tutulan aynaydı. Kendi gerçeklikleriydi yansıyan. Vicdanlarını rahatlatmak için Ah, vah çeken insanlardan farklıydı onların Soma katliamına yaklaşımları.

Evet bir çok insan Soma katliamı için ah vah çekti büyük şehirlerde.

Maden işçilerinin koşullarında olmasa bile işyerlerinde “güvenliksiz” koşullarda çalışanlar anladı maden işçilerini ve aynı kaderi yaşamaya aday olma durumları nedeniyle ürperten bir endişe sıyırıp geçti bilinçlerini.

Bir kısım ah vah çekenler ise; sahibi oldukları fabrikada, merdiven altı atölyelerde çalıştırdıkları işçilerin derdine derman olmayacak “üzüntülerini” ifade ettiler.

Sahip oldukları işyerlerinde “özgür köle” statüsünde çalıştırdıkları işçileri, kaderleriyle (!) baş başa bırakarak “vicdanları hür” halde başlarını yastığa koydular.

İş Yerinde Ölmek Kader mi  ?

Yazılı, görsel, dijital basından takip edebildiğimiz ve emek-meslek örgütlerinden gelen bilgiler ışığında tespit edebildiğimiz kadarıyla 2013 yılında (26 Aralık itibarıyla) cinayet denilebilir kazalarda yaşamını yitiren işçi sayısı en az 1203. Yaşamını yitiren işçilerin de 59’u çocuk, 101’i kadın.

2013 yılından sonra değişen oldu mu? Hayır !

2014 yılında en az 1886 işçi,

2015 yılında en az 1730 işçi,

2016 yılında en az 1970 işçi,

2017 yılının ilk üç ayında ise en az 441 işçi yaşamını yitirdi.

Ölümlerin en çok gerçekleştiği işkolları: İnşaat, tarım, taşımacılık, ticaret, maden, metal, kimya ve tekstil.

Güvenliksiz ortamlarda çocuk ölümlerinin yalnızca atölyelerde gerçekleşmediğini; gerçek anlamda güvenlik önlemi alınmayan eğitim ortamlarında, sağlık hizmeti alırken, evlerde gerçekleşen kazalarda, (özellikle elektrik çarpması sonucu) ve trafik kazalarında her yıl yüzlerce çocuk cinayeti gerçekleşmektedir. Bu cinayetlerin aile içi şiddete ya da akran şiddetine maruz kalan çocuk ölümlerinden farkı yoktur.

Soma katliamından bugüne; Küçük işletmelerde yaşanan ölümler “sıradan vaka” olarak duyuruldu gazete sayfalarında.

Tüm bu cinayetlerin işlendiği bir toplumda, Maden ocaklarında gerçekleştirilen katliama “duyarlı yaklaşımın” tutarlılığı sorgulanmalıdır.

İşçiyi köle addeden sistem ve barışı, savaşı kader sayan zihniyet aynı kaldığı sürece toplumun iş cinayetlerine yaklaşımında da radikal değişim olmayacağı açıktır.

 

Egemenlerin yazdığı kaderi yaşamak

Çok olmadı; üç, dört ay sonra Soma katliamı da unutuldu.

Her katliam gibi Ermenek/Karaman katliamı da unutuldu.

Acı ama gerçek!

Bir çok katliam gibi Soma katliamı da; Belli sayıda duyarlı insan/ topluluk tarafından anılan katliam günleri takvimine eklendi.

Soma katliamı da belli azınlık insan/ topluluk ve Soma halkı dışında kimse tarafından anımsanmadı.

Katledilen işçilerin eşi, çocukları, kardeşleri, babası, annesi  de sinesine gömdü acısını.

Farkında olunan Çaresizlik, “alın yazısı” söylemini ve kuşkusuz sonuçta cinayetlerin olağan karşılama algısını toplumsal bilincin içeriğine soktu.

Toplumsal duruma yabancılaşma, toplumsal iki yüzlüğü getirdi beraberinde.

Bu ikiyüzlülükten beslendi burjuva iktidarının/ hükümetinin ikiyüzlülüğü ve dolayısıyla diktası.

Bu nedenle erk sahipleri kolaylıkla unuttular ve unutturdular katliamları.

İdeolojik politik propaganda araçları bu süreçte ustaca kullanıldı.

Çaresizliğinin farkında olan insanlar, baş edemeyecekleri sorunları yaşamayı kader sayarak avunurlar.

Çaresizliğinin farkındalığının kahredici acısından kurtulmak için, fetiş değerlere sığınarak avunmaya hazır insanlara “kutsal” değerlerin gölgesinde “yakın “ temas kurdu erk sahipleri.

Bu süreçte siyasi iktidar; Dini ilke ve kuralları içselleştirmiş halkla aynı ilkelere bağlılığın verdiği avantajı hoyratça kullandı.

Bu öfke dindirme ve acıyı sineye gömme eyleminde de ölen işçilerin “aile büyükleri” rol adılar.

“Hayır ve şer” Allah’tandır; dediler.

Onların inanç kaynaklı “teskin etme” tavırlarına bölgedeki hemşerileri de destek oldu.

Ölenler şehittir diye haykırdılar.

Allah katına gitmeğe ağlanmaz ancak sevinilir dediler.

Soma Katliamından hemen sonra başladı faaliyet.

Bölgeye tarikat ehli yüzlerce resmi sivil görevli intikal ettirildi.

“Ölümler kaderdir; katliama yol açan ihmaller, eksiklikler, çıkar çatışmaları, alın yazısının gerekçeleridir. Ölümlere tepki duymak Allah’a karşı gelmektir.” dedi, gezgin imamlar, siyasi iktidarın telkinleri ışığında.

Televizyonlarda program yapan hocalar; “onlar şehit oldu. Öfkelenmek Allah’a isyandır. Şimdi onların yakınlarına düşen isyan etmeden, şehitleriyle cennette buluşmak için Müslümanlığa yakışır şekilde yaşamaktır.” diyerek tehdit ettiler halkı.

Öyle teşvik edici konuştular ki; onları dinleyen maden işçileri “keşke biz de ölseydik” Hiç kıymeti olmayan hayatımız büyük anlam kazanırdı “ deme noktasına erdiler. Ya da sağ kalan işçilerin yakınları; bizim ki ölmedi, kurtuldu; cennete gidecek kadar makbul değilmiş demek ki düşüncesi şöyle bir geçti akıllarından.

Ölmeyen işçiler de rahatsızlık duydular, ölmedikleri için.

Ama işin ucunun başka bir noktaya dokunduğunun üzeri örtüldü.

“Çalışırken ölmek” bu denli kutsal bir olgu ise; bu ölümlere övgü düzenler şehit olabilecekleri görevleri üstlenmek için neden çaba göstermiyorlar.” Sorusunu sormaktan uzak duruldu.

Başkalarının savaşta ya da madende ölmesine güzellemeler düzen bayların; savaşa gitme ve madende/ zor işlerde çalışma heveslerinin sıfır oluşu; Tehlikesiz güvenli ortamlarda rahatlık içerisinde “büyük sözler” etme heveslerinin tavan yapması, hiçbir zaman soru cümlesi içerisinde yer almadı.

Bu ikiyüzlülük besledi siyasi iktidarın ikiyüzlülüğünü ve diktasını.

İdeolojik katkıyı da arkasına alınca; meydanda pervasız dolaşan siyasi iktidar kadroları; öyle “iştahlı” konuştular ki; Katliamlarının önünü açtıkları için işçilere “iyilik” yaptıklarını söyleme noktasına varacaklardı nerdeyse.

Emekçiler kaderini ellerine alma gücüne ulaşmadıkça, Allah tarafından yazıldığına inandıkları kaderlerinin, pratik olarak;

Mülk sahiplerinin, kar hırsının çelik kafesine sıkışmış vicdanına;

Siyasi iktidarın demir sopasının sertlik/yumuşaklık derecesine;

Sendikacıların, siyasi partilerin, kitle örgütü şeflerinin, erk elde etme sürecinde egemen sınıf iktidarıyla uzlaşma tavrı ile haklar için sürdürdüğü mecburi mücadele tavrı kıskacında sıkışan duyarlılığına; bel bağlayarak, belirlenmesine rıza göstermek zorunda kalırlar.

Bu pratiği kabullenen insan; kendine reva görülen yaşamın ve ölümün ögesi olmayı da kabullenmek zorunda kalır.

         Boyun eğen emekçi, efendilerin yazdığı kaderi yaşar.

 

BABÜR PINAR

SOMA KATLİAMININ FAİLLERİ NEREDE
4.9Puan
Okuyucu Puanı: (3 Votes)