Sözde de olsa “Millete ait olan” fabrikaları, iktisadi kuruluşları, emperyalist sistem şakşakçısı liberallerin alkışlarıyla ve siyasi iktidarın büyük katkısıyla (açılımıyla) yağmalayan ve bu fabrikalarda üretime son vererek, fabrikaları tarumar edip arsalarına gökdelen binalar ve AVM konduran burjuvalar; yeri geldiğinde halk karşısında nutuk atarken milliyetçiliklerine toz kondurmadılar.

Yağmadan pay alan çoğu yandaş burjuva da, yağma sonucu ele geçirdiği iktisadi kuruluşların kasasını boşaltıp iflasını açıkladı. Hileli iflaslarını açıklayanlar vergi kaçırma rekoru kırdılar. Ama iktisadi kriz baş gösterdiğinde bu baylar krizin gerçekleşmesinin müsebbibi değilmişler gibi; Kapitalist sistemin getirisini kendilerine yağmalatan siyasi iktidarın “milliyetçi” çığlıklarına katılmaktan geri kalmadılar.

Banka kurup; palazlandırdıktan sonra, ülke yurttaşının mali birikiminden elde ettiği getiriyi Emperyalist sermayeye peşkeş çeken “yerli” (!) mali sermaye sahipleri, ulusal (millici) olduklarını her halükarda dillendirerek millet oluşun getirisini mülkiyetlerinin savunusunun aracı yaptılar.

Milliyetçi geçinen kapitalistler kendi milletinden olan emekçilere /işçilere, halklara köle özgürlüğünü reva gördü. İşçilerin, halkların emeğini sömürme ve haklarını gasp etme noktasında burjuvazi; emekçilerle aynı milletin fertleri olduğu gerçeğini akıllarına dahi getirmediler.

Millet kapitalizmin şafağında oluştu

Burjuvazinin söylemi, karakterini, değiştiremedi. Doğrudan Kapitalizmin yapısal normu zemininde biçimlenmiş oluşu burjuvazinin karakteristik pratiğinin söylemle değiştirilemez olmasının nedeniydi.

Öncelikle belirtmek gerekirse, toplulukların bir pazar etrafında ortak amaçla organize olmasını sağlayan zeminin varoluşu; millet oluşun zemini oldu. Tek bir Pazar ekseninde bir araya gelmek; birlikte yaşayan insanların arasında güçlü bir bağ kurmayı sağladı. Tek Pazarın inşası; kapitalist üretim tarzının yarattığı bir olgudur. Millet (ulus) olmanın kapitalist üretim tarzının ortaya çıkışı ile maddi zeminine kavuştuğu ve fikri zeminde de filiz verdiği açık bir gerçekliktir.

Bir Pazar etrafında toplanan insanların, grupların ve sınıfların güçlü bir bağla bir arada yaşamasını sağlayan olgunun kapitalizm olduğu yadsınamaz.

Feodal üretim ilişkilerine denk düşen toplumların kavimler/ milliyetler halinde varoluş halinin, Millete dönüşmesi; doğrudan kapitalizmin insanlık tarihine girişiyle gerçekleşti.

Toplumsal değeri kendi yararına kullanma gücüne sahip sınıf, devletin de, kendi sınıfının hizmetine gireceği formda oluşmasını sağlayan güç olarak önemli rol oynadı. Bu durum; devleti kendi yararı doğrultusunda yapılandırılmayı başaran sınıfın, siyasî iktidar aygıtlarını kullanma gücünü de elinde tuttuğunu ifade etti. Devleti kendi yararı doğrultusunda kullanan sınıf, iktisadî hayatın egemeni olan sınıftı. Yapısal var oluşunu doğrudan üretim tarzına borçlu olan devlet; üretim tarzının sürdürülmesi ve korunması yükümlülüğünü de üstlendi. Bu durum aynı zamanda devletin; üretim tarzına bağlı olarak egemen olan sınıfın iktidar aygıtı olmasının nedeniydi.

Toplumsal egemenlik; topluluk halinde yaşamanın sağladığı olanakları ve değerleri kendi hizmetine sokma ve kullanma olanaklarına ve gücüne sahip sınıfa ait oldu. Dolayısıyla egemenlik, milletin değil, toplumsal ilişkileri düzenleme gücüne sahip sınıfın diktatörlüğünü ifade etti. Kapitalist toplumda egemenlik burjuva sınıfın oldu. Bu egemenlik, yalnızca devlet aygıtlarını kullanma ile sınırlanmadı; sınıf egemenliği, toplumsal var oluşun içerdiği, iktisadî, siyasî ve ideolojik tüm alanlara ilişkin bir hegemonyayı ifade etti.

Burjuvazi gayri-milli karakter edinir

Kapitalizmin ürünü ve egemeni olan burjuva sınıfın “ulus” olma formuna sahip çıkması; kendisi ve egemenliğinin sürekliliği için yaşamsaldır. Burjuvazinin kendi pazarına sahip çıkması ve pazarın bağımsızlığı için mücadele vermesi; sınıfsal varoluşu açısından hayat memat meselesidir.

Egemenliğini sürdüremeyen burjuvazinin iktidarı; ya öteki sınıf tarafından yıkılır ya da bu olmazsa emperyalist kapitalist burjuvazinin bağlaşığı haline gelir ki, bu durum bağımsız olma durumunun yerine ikame olur. Bu noktada denilebilir ki; bir ülkede Egemen olan burjuvazinin, milletin ortaya çıkmasının kendini de var eden iktisadi ilişkilerin ürünü olduğu gerçeğinden bir adım uzaklaşmadan, “millici olması” arzu edilendir. Ancak iktisadi yaşam pratiği; arzularla biçimlenmez; tam tersi iktisadi yaşam pratiği, sınıfların ve insanların arzusunu biçimlendirir.

Şu da bir gerçek ki; kapitalizmin yapısal işleyişi, kapitaliste, çıkarını/kârını çoğaltacak şekilde büyümeği dayattı. Dolayısıyla denilebilir ki; kâr hırsı, burjuvazinin pratiğini ve yönünü biçimlendirdi. Burjuvazinin büyüme hırsı, emperyalist sermaye ile işbirliğine girmesini koşullandırdı. Bu zeminde yürüyen burjuvazi, “ulusal” olmak kaygısı bir kenara iteledi.

Ulus olmayı kendi varlığının olmazsa olmazı olarak görmeyen burjuvazi, emperyalist sömürgeciliğe teslim oldu. Burjuvazinin emperyalizme teslim oluşu; yani komprador karakter edinmesi, milli karakterde olmaması demekti ki; Komprador kapitalistlerin milli olmaması, olağanüstü bir durum olarak gerçekleşmedi. Milliyetçiliği bayrak edinen burjuvazinin pratiği; iktisadi yapısını biçimleyen ilişkiler nedeniyle milliyetçiliğin inkarı oldu.

Burjuvazinin milli devlet sınırlarını aşması/ aşmaması iktisadi gücüyle ilişkilidir. İktisadi gücü emperyalist sermaye ile ilişki kurmaya yeterli olmaması ve dolayısıyla emperyalist sermaye ile rekabeti de mümkün olmayan burjuvazinin milli devlet sınırlarına duvar örülmesini istemesi kaçınılmazdır. Burjuvazinin milli söylemi durumuyla ilintilidir.

Kendi pazarını dumura uğratacak etkileri ve saldırıları bertaraf edecek nitelikte davranmak zorunda olan küçük ve orta ölçekli sermaye sahibi burjuvaların; Emperyalist sermaye ve komprador burjuvaziyle rekabetinde ayakta kalmak için ulus kavramına sıkı sıkıya sarılması yaşamsaldır.

Bir burjuvanın milli nitelik kazanması için; öncelikle kapitalist ilişkilerin emperyalist sistemden bağımsız duruş karakterini bozacak iktisadi ve politik yaptırımlara tavizsiz  karşı durmak ya da bu yaptırımların aracı olmamakla yükümlüdür.

Burjuvazinin milli karakterde olması için sömürgeciliğe karşı mücadelesi ön koşuldur.

Ülkesinin ekonomisine sekte vuracak iktisadi siyasi eylemlerin,  emperyalist sermayeye karşı duruşu zaafa uğratacağı için; “Milli” (ulusalcı) niteliğe sahip bir burjuva, burjuva sistemi yıpratacak, milli olma iddiasını boşa çıkaracak  eylemlere başvurmaz; örneğin, milli burjuva vergi kaçakçılığı yapamaz.

Milli burjuvazi; sermaye birikimini elde ettiği ülkesinde tutar; “mili servet” sayılan sermayeyi emperyalist ülkelere aktarmaz.

Milli olduğunu iddia eden bir burjuva, ülke yurttaşı olan işçilerin haklarını “azami ölçekte” gasp edemez. Milli burjuvazi, kârını azami ölçüde tutma pahasına kendi yurttaşlarının çıkarına olacak şekilde iktisadi adımlar atar. İşçilerin, “iyi” koşullarda olmasının; milletin itibarının göstergesi olması demek olduğu gerçeği nedeniyle işçilerin “kölelik koşullarında” yaşamaması için önlemler alır.

Milli burjuvazi, Topluluğa ulus (millet) karakterini kazandıran değerlere sahip çıkar, milli değerleri yıpratacak kültürel şoklara karşı uyarıcı işlev ve savunu barikatını kurucu görev üstlenir.

Milliyetçi olduğunu iddia eden bir burjuva, çocuğunun; bir yurttaş olarak yükümlü olduğu askerlik görevini ifa etmekten, “parasını vererek” kaçmasını teşvik etmez.

Bu ve benzeri pratiği gerçekleştirmeği yüksünmesi; burjuva yurttaşın, mili olduğu iddiasının inkarıdır.

Burjuvazinin pratiği, söyleminin reddidir

Kuşkusuz milli olup/olmaması burjuvazinin varoluş nedeni değildir. Millet olgusunun insanlık tarihine girişi gibi burjuvazinin ortaya çıkışı da kapitalizmin varoluşunun sonucudur. Burjuvazi varlığını sürdürmesi için milli olmak zorunda değildir; burjuvazi komprador olabilir. Pratik olarak milli olmayan burjuvanın; söylem olarak da milli olmadığını ilan edebilir, etmelidir de. Emperyalizm bağlaşığı burjuvazi ; tıpkı, yandaş Holding sahibi Mehmet Cengiz gibi “ Bu milletin a…koyacağız.” diyerek gayri milli niteliğini açıkça sergileyebilir; sergilemelidir de.

Tekelci burjuvazi; M. Cengiz’in dilinden düşürmediği eylemi, her zaman ve her koşulda gerçekleştirse de söylem de bunu ifade etmez.  Toplumun çoğunluğunun sömürülmesi üzerine kurulu bir sistemin efendisi olması; bu tavra sahip olmasının gerekçesidir. Bir toplumda her sınıf, her grup ve her insan yaşam koşullarının ürünü olan fıtratına uygun davranır.  Tekelci burjuvazi yaşamsal ihtiyacı olan sömürü sisteminin sürmesi için sömürülen insanların “birliğini” sağlayacak olguları sahiplenirken; diğer yandan iktisadi zorunluluk nedeniyle millici pratiğin inkarı olan pratiği zorunlu gerçekleştirir.

Söylemi metafizik ama pratiği sapına kadar maddeci olan din adamı gibi; burjuvazinin de söylemi ile pratiği her zaman çelişir. Pratiğinin, söyleminin inkarı olması durumu ikiyüzlülüktür.  İkiyüzlülük; burjuvazinin varoluşuyla birlikte yaşamak zorunda olduğu yazgısıdır.

Kapitalist siyasa da, karakteristik vasfına uygun şekillenir. Burjuva devlet biçimlerinin hemen hepsinin milletin hizmetinde olduğu iddiasına karşın; devlet, millet ilişkisi, iddia edilenin tam tersi gerçekleşti. Devlet; milletin çoğunluğunun (halkın) hizmetine “sözde koşulu” iken gerçek anlamda burjuvazinin hizmetine koşuldu.

Tekelci burjuvazinin hizmetine koşulu devletin, “mili oluşu” da “halk için oluşu” da biçimseldir; toplumsal yaşamda pratik karşılığı yoktur. Bu gerçekliğin dışında burjuva devlete ilişkin ortaya atılan her iddia ve söylem halkı avutmaya yarayan büyük yalanının unsurudur.

 

BABÜR PINAR

Yazar Hakkında

İlgili Yazılar