Bayram kutlamaları bitti. Kutlama süreci, aynı zamanda, kurban ile bayram arasındaki ilintinin tartışılmasını da beraberinde getirdi.

Dini ritüeller sorununa ilişkin tartışma sosyalistler için ikincildir. Ancak bazen ikincil sorunların da öncelikle ele alınıp irdelenmesi gereklidir.

Kurban sunma, insanlık tarihinin ilk dönemlerinde gerçekleştirilmeye başladı. Ayinlerin bir parçası olarak kurban; tanrıyı hoşnut etmek, tanrıyla barışık olmak, ona teşekkür etmek için gerçekleştirilen canlı varlık sunma eylemiydi. Kurban, dini gerekçelerle ve belli günlerde gerçekleştirilen ayin içinde yer alan bir ritüeldi. Kurban, insanlık tarihinin her döneminde, toplumların dini inancının unsuru olarak gerçekleştirildi.

Kurbanın gerekçesi esas olarak; cezalandırılmaya ilişkin korkuydu. Tanrıya kurban sunulması; cezaya / afete maruz bırakılmamak için bir nevi “pasif” savunma eylemiydi.

Topluluğun tanrıya kurban sunuş eylemi sevinci dışladı. Kaldı ki ilkel topluluklarda tanrıya sunulan kurbanın insan olduğu düşünüldüğünde, eylemin hiçte mutlu edici olmadığı anlaşılır.

İnsanın, “varlığından vazgeçemeyeceği kadar sevdiği” bir canlıyı (İbrahim’in oğlu İsmail’i ) tanrıya kurban etmesinin nedenini, tanrıya duyulan “aşk” olarak açıklamak saçmadır.

Normal insan sevdiği olguya ( insana, fetiş şeye ) duyduğu bağlılığı kanıtlamak için vazgeçemeyeceği bir canlıyı öldürmez. İnsan ancak reddedileceği, cezalandırılacağı, yok edileceği tehdidi ile karşı karşıya kaldığında çok sevdiği bir canlıdan vazgeçebilecek ve onu feda edebilecek duruma gelebilir.

Tanrıya kurban vermek; Ötekinin ilgisinin azalacağı ve terkedileceği tedirginliğinin tetiklediği intihar benzeri bir eylemdir.

Kuşkusuz bir Müslümanın, İslam dininin ritüeli olan kurban verme pratiğine karşı olduğunu vurgulaması abestir. Kurban edilen hayvanların resimlerini gördüğünde irkildiğini söyleyen Müslümanın itirazı kendi dini inancına itirazdır.

Dindar insanın, dini ritüelleri, acı verici de olsa gerçekleştirmesi zorunludur. Dine aidiyet bağı, bireyin dinin herhangi bir ritüeline ve disiplinine akıl dışı olduğu gerekçesiyle itiraz etmesini dışlar.

İslam dininde, “kurban sunma” gününün bayram sayılması tartışmalı olsa da; kurban sunmanın Allah’a adanmanın ifadesi olarak kabul edilişi tartışma dışıdır.

İslam dininde, kurban eyleminin gerekli olup/olmadığı tartışma konusu olamaz; ancak kurbanın, bayram sürecinde gerçekleştirilmesinin “doğru” sayılıp/sayılmayacağı, din adamları arasında tartışma konusu olageldi. İslam dininde, kurban sunma töreninin bayram süreci içerisinde yer alması, “ilk çıkış dönemi “ olmadı. İslam dininin ilk döneminde kurban sunmak, ibadet pratiğinin (ayinin) ritüeliydi.  Yalnızca ibadetin ritüeli olarak gerçekleştirilmesi; kurbanın, bayramın unsuru olmadığına ilişkin vargıyı güçlendirdi. Kurbanın, ayin eyleminin parçası olması; bayram sürecine ilişkin bir ritüel olmadığının kanıtı sayıldı.

HER GÜN BAYRAM DEĞİL

Kurbanın; bayramın unsuru olmaması durumu; bayram kavramının ortaya çıkışına gerekçe olan olguyla ve bayramın işlevi ile doğrudan ilintilidir.

İnsanlık tarihinde hasat sonu yapılan kutlamalar, bayram tanımının içeriğini doldurur nitelikteydi. Hasat türünden toplumsal pratiği gerçekleştirmenin vesile olduğu sevinç, kıvanç, gönenç, bayram sürecini anlamlandırdı. Topluluğun ortaklaşa eriştiği mutluluk pratiği bayram olarak tanımlandı.

Kurban sunma ritüelinden ayrı tutarak dini bayramı gerçekleştirenlerinde ne denli tutarlı olduğu, irdelenmeye muhtaçtır. Bayramın insanlar arasında sevgi ve dayanışma pratiğini güçlendiren gün olduğunu iddia eden çoğu insanın pratiğinin, söylemine aykırı olduğu gözlemlenebilir bir durumdur.

Kapitalizm; insanın, insana, topluma ve giderek kendi varlığına yabancılaşmasını yaratan koşulları her an yeniden üretirken ve yabancılaşma hali her geçen gün yoğunlaşırken; insanların birbirleriyle didişmekten vazgeçerek dayanışma pratiğini gerçekleştirmesi oldukça zordur. İnsanların, birbiriyle barışçıl ilişki kurması için, söylemin yanı sıra yabancılaşma karşıtı güçlü bir yaşam formu gerçekleştirmesi zorunludur.

İnsanların, tüm güzel sözlere karşın, birbirlerinden kaçışın ifadesi olan pratiği gerçekleştirmeleri; insanın, üretim tarzının yabancılaştırma saldırısına yenilgisinin göstergesidir.

Burjuvazi; eski sistemin mirası içerisinde önemli bir unsur olan dini pratiği ve disiplini, kapitalist üretim tarzının getirisi ilişki ve disiplinlere katarak kültürünü var etti. Kapitalizmin ürettiği ilişki ve disiplin alışkanlığa dönüştüğünde; toplum nezdinde kabullenilen norm oldu. İnsanın insanı sömürüsü gibi akıl almaz bir durumu normal sayan bir algı ve kültürel edinim; kapitalizmin ayakta kalışında önemli rol oynayan unsurdu. Sömürü sisteminin süreklilik hali; sınıf devletinin baskısı yanında siyasi iktidarın oturduğu zeminin esas unsurlarından olan kültür sayesinde gerçekleştirildi.

İnsanın insanı sömürüsünün norm kabul edildiği bir toplumda; insanlar arasında çelişkinin ve didişmenin yok edilmesi ve dolayısıyla barışçıl ilişkilerin kurulması, toplumsal dayanışmanın gerçekleşmesi neredeyse olanaksızdır.

Bu durumdan çıkarılacak sonuç; egemen sınıfın siyasi iktidarına karşı mücadele eden sınıfın; aynı zamanda, kapitalist sistemin zeminini oluşturan kültürel değerlere karşı mücadele etmesinin de gerekli olduğudur.

HER DURUŞ BİR YAŞAM TARZININ İFADESİDİR

Bayram gününde birçok dindar insan geleneksel biçimde birbirini kutladı. Dindar insanların gelenekselleşmiş bayram ritüelini gerçekleştirmesi normaldir.

Ancak, yakasına sosyalist etiketi takan insanın, farklı bahaneleri art arda dizerek bayram kutlama ritüelini gerçekleştirmesi eleştiriyi hak ediyor.

İkiyüzlülük sayılması gereken, sosyalist bireyin utangaçça bayram kutlama pratiğine katılmasıdır. Bu ikiyüzlülük tavrının gerekçesi, genellikle halktan kopmamak olarak açıklandı. Geleneksel dini ritüeli gerçekleştirme pratiğine katılış; halkla bütünleşmek için değerlere saygı ile gerekçelendirildi. Mitinglerde ve anma toplantılarında bir araya gelen sosyalistlerin, salt farklı düşündüğü için birbirlerine “merhaba” demekten kaçınmalarına karşın, halkın sempatisini kazanmak için egemen sınıf iktidarına güç katan ritüellere katılımı trajiktir.  Sosyalist insan veya kurum, dini törenlere katılarak; dinci siyasi partilerin, halkın Allah inancını siyasi amacı doğrultusunda kullanması tavrıyla aynı noktaya vardı.

Halkın dini inancını kullanarak halkla yakınlık kurmak halk dalkavukluğudur.

Halkın dini inançlarını siyasi çıkarlara araç kılmanın; sosyalizmle uzak/ yakın ilgisi yoktur.

Kaldı ki, halktan uzaklaşmamak için dini inançlara “eleştirel yaklaşımdan” uzak duran sözde sosyalistlerin, bu pratiği de istenilen karşılığı bulmadı. Halkla “samimi” bağ kurmak için gerçekleştirilen oportünist yaklaşım ters tepti.

Hatta bu tavır; halkın önemli bir kesimine, sosyalistlere karşı gelenekselleşmiş “aşağılayıcı” tavrı sürdürmesi için cesaret verdi.

Toplumsallaşmış egemen kültür; sömürücü sınıfın ve etkilediği çoğunluğun, pratiğine aykırı durumu yerme ve hatta lanetleme hakkına sahip olduğu algısına sahip olmasını sağladı. Farklı kültürel değerleri aşağılamayı normal sayan insan ve grupların, kurumların baskısına; halkın çoğunluğu teslim oldu. “Halk dalkavukluğunu pratiğinin merkezine koyan ” politikacıların, “farklılığın aşağılanması eylemine” karşı suskun kalışı; egemen kültürel baskının, her alanda hoyratlığının artmasının önünü açtı.

Bu gerçekliğe karşın, sözde “sosyalistler”, bu somut durumu görmezden gelerek, her alanda kültürel baskıya karşı pasif duruşunu sürdürdü.

Din pratiği, toplumların içselleştirdiği bir kültür yaratır. Bu kültür, emekçilerin egemen sınıf iktidarına itaat pratiğini besler. Halkın dini inancını siyasi amaç için kullanmayı reddeden birey ve kurumların;  itaati besleyen kültürden kopuşu gerçekleştirmesi, nitelikleri gereği zorunluluktur. Sömürücü sınıfa karşı İdeolojik, politik örgütlü duruşa doğrudan bağlı olarak, yaşam biçimine ilişkin “kültürel kopuş” olmazsa olmaz önemdedir.

Sosyalist bireyin devrimci vasfını karakterize eden olgu, kapitalist sistem karşıtlığıdır.  Kapitalizm var oldukça emekçilerin kurtuluşunun mümkün olamayacağı iddiasındaki sosyalistler; çıkarı nedeniyle halkın oyuna talip politikacılar gibi halkla yakın bağ kurmak için, sömürücü sınıfa itaati besleyen ritüelleri kullanamaz. Ki egemenliği perçinleyen kültürel unsurlar sömürücü sistemin yapı taşıdır.  Dolayısıyla halkın devrim sürecine katılımının ancak egemen kültürel ritüellerden koptukça gerçekleşeceği de devrimin gerekliliği kadar gerçekliktir.

Dindarların, inançları gereği yapmaları farz sayılan yaşam pratiğini gerçekleştirmesi ne denli olağansa; sosyalistlerin de ütopyaları ışığında yaşam pratiklerini düzenlemeleri o denli olağan ve zorunludur. Sosyalist yaşam tarzının gerektirdiği ritüelleri gerçekleştirmek, sosyalist birey ve örgüt için amaca ilişkin tutarlılığın göstergesidir.

Amaca ilişkin istençle yürürken, kurulması zorunlu toplumsal ilişkinin inşası sözle sağlanmaz; birlikte gerçekleştirilen yaşam pratiğinin biçimi, aynı hedefe yönelmiş insanları bir arada tutan bağın inşasında esas rol oynar.

Birey ve grup, sosyalist yaşam tarzının ifadesi olan pratiği gerçekleştiremediği taktirde var olan sistemin ifadesi olan ve onu ayakta tutan yaşam pratiğini gerçekleştirir.

Sınıf egemenliğini sağlayan üretim tarzına doğrudan bağlı olan ve egemen sınıf iktidarının sürmesine doğrudan katkı veren yaşam tarzına karşı olmak yetmez; o yaşam tarzından kopuşun ifadesi olan bir yaşam biçimini ve dolayısıyla o yaşam tarzına ilişkin ritüelleri de inşa etmek gereklidir.

Toplumsal ve bireysel yaşama ilişkin iddiası olan her birey, gerçekleştirdiği pratiğin; tahayyül ettiği yaşam tarzının ifadesi olup/olmadığı sorusunun da muhatabıdır.

 

BABÜR PINAR

Yazar Hakkında

İlgili Yazılar